
Yeni Dünya olarak Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası SES Genel Başkanı Çetin Erdolu ile SES, KESK'e yönelik operasyonlar ve kamunun yeniden yapılandırılmasının dayandığı politikalar üzerine konuştuk.
Yeni Dünya: Merhaba. Okuyucularımız için kendinizi tanıtır mısınız, Çetin Erdolu kimdir?
Çetin Erdolu: Sağlık ve sosyal hizmet alanında örgütlü bir sendikanın genel başkanlığını yürütüyorum. Mesleğim hekimlik ve hekimliğe başladığım tarihten itibaren sağlık alanının ve sağlık çalışanlarının sorunlarıyla ilgili mücadelenin çeşitli yerlerinde görev aldım. Bu göreve gelene kadar çalıştığım kent olan Bursa’da sendikanın işyeri temsilciliği ve Bursa şube başkanlığı dahil birçok görev yaptım. Genel başkan olmadan önce de merkez denetleme kurulu başkanıydım. Bir buçuk yılı aşkın süredir de genel başkanlık görevini yürütüyorum.
Yeni Dünya: Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası SES ile ilgili biz kısaca bilgi verebilir misiniz?
Çetin Erdolu: SES, sağlık ve sosyal hizmet işkoluna ilişkin çalışanların sorunları ve bu hizmetin yürütülüşüne yönelik politikalarla ilgili mücadele yürüten bir sendika. Elbette ki bir sendika olması nedeniyle ya da bir emek örgütü olması nedeniyle öncelikle sağlık ve sosyal hizmet alanındaki çalışanların ekonomik, demokratik, sosyal ve özlük haklarının mücadelesini veren ama aynı zamanda halkın sağlık hakkı ve sosyal hizmet hakkına yönelik uygulamalarda da taraf olan, bunların halktan yana, halkın ihtiyacı ve halkın hak ettiği düzeyde ulaşmasını sağlamaya yönelik birtakım mücadeleleri de kendi alanının bir parçası olarak gören anlayışa sahip bir sendikadır.
Kendi politikalarına muhalif olan, kendi uygulamalarına karşı duran tüm güçleri içine alan bir baskı, gözaltı ve tutuklama kampanyası söz konusu.
Yeni Dünya: Hükümetin son dönem KESK’e yönelik baskıları kapsamında sizin de yöneticileriniz tutuklandı. Bu tutuklama sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çetin Erdolu: Hükümetin KESK ve KESK’e bağlı sendikalara yönelik olarak uyguladığı baskı, gözaltı ve tutuklamalar KESK ve KESK’e bağlı sendikaları kapsamanın ötesine geçmiş bir şey. Bu tamamen hükümetin egemen, tekçi bir anlayışa sahip bir politika gütmesidir. Kendi politikalarına muhalif olan, kendi uygulamalarına karşı duran tüm güçleri içine alan bir baskı, gözaltı ve tutuklama kampanyası söz konusu. Çünkü biz biliyoruz ki, şimdiye kadar uygulanan bu politikaların bir sonucu olarak Kürt muhalefeti başta olmak üzere avukatlar, yazarlar, gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, seçilmiş milletvekilleri, seçilmiş belediye başkanları gibi hemen hemen Türkiye’nin muhalif olan tüm kesimlerine yönelik bir baskı var. Ve bu saydığım kişilerin birçoğu da şu an cezaevinde tutuklu.
KESK’e ve KESK’e bağlı sendikalara yönelik olan saldırı da büyük ölçüde KESK’in mücadelesi ve duruşuyla ilgilidir. Çünkü hükümet göreve geldiği günden itibaren, kendisinden önce başlatılmış ama kendisinin hızlandırdığı, kamu hizmetlerinin büyük ölçüde tasfiye edilmesi çalışmalarını sürdürüyor. Aynı zamanda bu tasfiyeye karşı mücadeleyi kırmak, zayıflatmak adına da kamu çalışanlarına yönelik uyguladığı mevzuat değişikliğiyle istihdam biçimini parçalama ve örgütlenmeyi engelleme politikası yürütüyor.
Bizim sendikamız da sağlık ve sosyal hizmet alanında meydana gelen kamu hizmetlerinin tasfiyesine karşı yani sağlıkta dönüşüm programının uygulanmasına, Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü’nün kaldırılıp yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın kurulmasına, yine sosyal hizmetlerin bakanlık bünyesinden yerel yönetimlere devredilmeye çalışılmasına, büyük ölçüde yardım/sadaka anlayışının getirilerek halkın bu hizmete ulaşmasının zorlaştırılmasına karşı mücadele yürüttü. Bu politikaları sürekli teşhir etti. Çünkü bunlar halkın yararına olmayan, halkın bu hizmetleri almasına parasal engeller çıkaran uygulamalardı. Bu mücadelenin yarattığı muhalefeti kırmak adına sendikamıza yönelik de bir saldırı var. Bu saldırıdan biz de payımıza düşeni aldık, tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi.
Yeni Dünya: Peki, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikler neler ve bu sürece karşı sendikanızın nasıl bir yol haritası var?
Çetin Erdolu: Kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesi, büyük oranda kamu hizmetlerinin piyasaya açılması ve ticarileştirilmesi şeklinde yürütülüyor. Kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi demek kamu hizmetleri üzerinden kâr elde etmeyi amaçlamak demektir. Kâr elde etmek için de mutlaka ve mutlaka birkaç şey yapmak gerekir.
Kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesi, büyük oranda kamu hizmetlerinin piyasaya açılması ve ticarileştirilmesi şeklinde yürütülüyor.
Bunlardan bir tanesi de şudur, kamu hizmetlerini üretmek adına mutlaka bir gideriniz olacak ve verdiğiniz hizmetin de gelirleri olmalı. Kamu hizmeti veriyorsanız, bu mutlaka kârlı bir hizmet olarak yürütülmelidir anlayışıyla maliyetlerin düşürülmesine yönelik bir şeyler yapmak lazım diyorlar. Bunun yollarından bir tanesi de kamu hizmeti verenlerin sayısını azaltmak veya ücretlerini düşürmekten geçer. Bunu yapabilmek için de emekçilerin mücadelesini kırmak gerekiyor. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılmak istenenler de bu düşüncelerle planlanıyor. En önemli ayağı da güvence meselesidir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılmak istenen en önemli değişiklik kamu çalışanlarının iş güvencesini ortadan kaldırmaktır.
İkincisi de, eğer kamu hizmetinin üretiminde maliyeti düşürmek istiyorsanız kamu çalışanlarının sayısını azaltmanız gerekiyor. Sayıyı azaltmak da üç kişinin yapacağı işi, bir kişiye yaptırmak demektir. Bu, elinizde mevcut kamu hizmeti veren çalışanların daha esnek, daha kuralsız ve daha uzun çalışması anlamına gelir. Dolayısıyla 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda düşünülen ikinci değişiklik de esnek, kuralsız ve daha uzun süreli bir çalışma sisteminin getirilmesidir. Zaten sağlık alanında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nundaki değişiklikleri beklemeden uygulama başlatılmıştır. 2 Kasım 2012 tarihinde yürürlüğe giren kamu hastane birlikleri yapılanması içinde bu uygulamalar başlatıldı.
Yeni Dünya: Kamuda taşeronlaşmanın arttığı bir dönemde SES, memurlar dışında alanda çalışan taşeron işçilerin de örgütlenebilmesini sağlayan bir tüzük değişikliğine gitti. Bu konuda atılan adımlarla ilgili neler söylemek istersiniz?
Çetin Erdolu: Tabii bu kamunun yeniden yapılandırılması ya da kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesinin dayandığı politik arka planı da ifade etmek lazım.
Kapitalist sistemin ya da küresel sermayenin içinde olduğu bir kriz var; buna aşırı üretim krizi ya da pazarın daralması krizi diyebiliriz. Dolayısıyla küresel sermaye kendisine küresel finans kuruluşları üzerinden yeni alanlar açmak zorunda. İMF ve Dünya Bankası’na bağlı olarak çalışan Dünya Ticaret Örgütü üzerinden kamu hizmetlerinin küresel sermayenin kâr alanı hâline getirilmesinin bir parçasıdır, kamu hizmetlerinin tasfiyesi. Dünya Bankası programı doğrultusunda dönüşümler yapılıyor. Bu dönüşümlerin bir parçası da biraz önce ifade ettiğim gibi kamu hizmetlerinin maliyetini düşürmek. Taşeron sistemi de bu amacın hayata geçirilmesi anlamını taşıyor.
Taşeron çalışma sistemi hem güvencesi olmayan, hem de asgari ücrete endeksli, büyük oranda hakların kullandırılmadığı bir çalışma sistemidir. Bizim alanımızda da yaygın olarak bu çalışma sistemi uygulanmaktadır. Özellikle 1987 yılında başlayan bu uygulama, AKP’nin 2002 yılında hükümet olmasıyla birlikte giderek arttırılmıştır. Örneğin 2002 yılında sağlık alanında 11.000 taşeron sağlık işçisi varken, 2012 yılında bu rakam 146.000’e çıkmış durumdadır. Bu da sağlık hizmeti maliyetinin düşürülmesi ve kârının arttırılması amacıyla ne kadar hızlı bir taşeronlaşma olduğunu gösteriyor.
Sendikaların da bir alandaki örgütlülüğü egemen hâle getirmesi ve bu alandaki mücadeleyi bütünlüklü verebilmesinin yolu o alanda çalışan tüm kesimi örgütlemesinden geçer. Eğer siz sağlık alanında sadece kadrolu, güvenceli veya 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamındakileri örgütlerseniz vereceğiniz mücadele bütünlüklü bir mücadele olmaz. Emekçilerin en önemli silahı üretimden gelen gücü kullanması, yani grev hakkıdır. Grev demek o alanda hizmeti tamamen durdurmak demektir. Eğer üçte biri oranında taşeronlaştırılmış bir kamu hizmeti alanında grev yaparsanız, hizmetin sadece üçte ikisini durdurabiliyorsanız bunun adı tam olarak grev olmaz. Mutlaka ve mutlaka bu alanda istihdam edilen tüm kesimleri kapsayan bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Bu nedenle sendikamız 2011 yılında yaptığı genel kurulda, sağlık alanında ve sosyal hizmet alanında hizmetin herhangi bir kademesinde yer alan her çalışanın sendikada örgütlenmesini sağlayacak bir anlayışla tüzükte değişiklik yaptı. Hem bir tüzük değişikliği yaptık, hem de genel kurulda buna yönelik taşeron sağlık işçilerinin de örgütlenmesi kararını aldık. Bu doğrultuda da çalışmalar yürütüyoruz.
Taşeron çalışma sistemi hem güvencesi olmayan, hem de asgari ücrete endeksli, büyük oranda hakların kullandırılmadığı bir çalışma sistemidir.
Hâlihazırda birkaç kentte bazı şubelerimizin örgütlediği ve bize aidatı kesilen taşeron sağlık işçileri mevcut. Örneğin Hakkari’de devlet hastanesinde çalışan tüm taşeron sağlık işçileri bizim üyemiz. Aynı şekilde Batman şubemize bağlı örgütlenmiş taşeron işçiler var. Trabzon'da Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde 1 Ocak tarihi itibarıyla işten atılmış 85 taşeron işçinin tekrar işe geri alınması mücadelesi Trabzon SES şubesiyle birlikte yürütülen eylem ve etkinlikle sürdürülüyor. Bunun dışında da irili ufaklı birtakım çalışmalarımız var. Bizim amacımız mutlaka ve mutlaka bir hizmetin üretiminin herhangi bir kademesinde yer alan tüm çalışanların aynı hizmetin üretiminin birer bileşeni olduğu, bu bileşenlerden birinin eksik olması hâlinde bu hizmetin üretilemeyeceği, verilemeyeceği ve bu nedenle hizmetin verilebilmesi açısından bu ekip anlayışının örgütlenmede de sürdürülmesi anlayışıdır.
Yeni Dünya: Son olarak sağlık alanında kamu çalışanları arasında örgütlenen hükümet güdümlü sarı sendikaların da son dönemde üye sayısını artırdığını görüyoruz. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Çetin Erdolu: Şimdi Türkiye'de bir muhalif örgütlenme, bir mücadele örgütü ortaya çıktığı zaman hemen sistem ona karşı bir alternatif üretmeye başlıyor. Örneğin 1990'larda KESK ve KESK'e bağlı sendikalar, kamu çalışanlarının sendika kuramayacaklarına dair söylemlerin ve engellerin olduğu dönemde kurulmuş olmasına rağmen bu mücadeleyi verdiler. Sendikalar meşru hâle geldikten sonra hemen devlet tarafından Türkiye Kamu-Sen Konfederasyonu içinde örgütlenmiş olan ve hepsinin başında Türk sözü olan sendikalar kuruldu. Ama bir süre sonra Memur-Sen Konfederasyonu da kuruldu. Memur-Sen Konfederasyonu oldukça cılız bir örgütlenmeye sahipti.
Bizim alanımızdan söz edelim hemen. Şu an bizim 40 bin ile 45 bin arasında üyemiz var. Türk Sağlık-Sen'in 70 bin civarında üyesi var. Yandaş sendikanın hükümet güdümlü, hükümetin uygulamalarını savunan ve eğer bir mücadele veriliyorsa o mücadeleyi verenleri teşhir edip onların sürgün edilmesini, baskı altında tutulmasını, cezalandırılmasını sağlayan sendikanın 170 bine yakın üyesi var. Peki 2002'de ne kadar üyesi vardı Sağlık-Sen'in? 11 bin. Yani 10 yılda 15 katından fazla.
Şimdi bir kere şöyle bir şey söylersek bu kadrolaşmayı ya da sendikalaşmayı açıklarız. Türkiye'de 87 kamu hastane birliğinin genel sekreterlerinin ve sözleşmeli yöneticilerinin yüzde 99'u bu sendikanın üyesi veya yöneticisi. Yani 87 CEOnun bildiğim kadarıyla 3 tanesi sendika üyesi değil. Birincisi bu. İkincisi, sağlık ve sosyal hizmet alanında kadrolaşma iki türlü sağlandı. Birincisi dolaylı baskı ve tehditle, ikincisi doğrudan baskı ve tehditle yapıldı. Doğrudan olanı şu; seni sürerim, seni tayin ederim, belli bir ara görev, ara yöneticilik vasfınız varsa yani başhemşireysen başhemşirelikten alırım, yardımcı hemşirelikten alırım, ameliyathaneden alırım (döner sermayesi daha yüksek) normal servise veririm, yoğun bakımda çalışıyorsun (döner sermayesi daha yüksek) seni alır polikliniğe veririm. Doğrudan tehdit bu. Dolaylı tehdit ve baskı nasıl? Bize üye olursan seni başhemşire yaparız, ameliyathaneye veririz, daha fazla ücret alırsın, ceza almazsın seni koruruz.
Bundan sonra artık sağlık hizmetine ulaşabilmek, erişebilmek kolaylaşmışsa bile mutlaka ve mutlaka her kademede katkı ve katılım paylarının ödeneceği bir süreç başlamıştır.
Örneğin kamu hastane birlikleri uygulamasından önce de hastane başhekimleri, başhekim yardımcıları, hastane müdürleri, başhemşireleri, başhemşire yardımcılarının çoğu o sendikanın üyeleri ve yöneticilerinden seçildi ve göreve getirildi. O göreve getirilmiş olan yönetici kadrolar, göreve yeni başlayanlara imzalamak üzere ilk olarak göreve başladığına dair belge koydular, ikinci belge de Sağlık-Sen'e üyelik formuydu. Bu şekilde bir örgütlenme süreci üzerine yürüdü bu. Biliyorsunuz Sağlık Bakanlığı, Sağlık-Sen'le de bir sürü ortak iş yapıyor: ortak toplantılar, ortak eğitimler. Yani genel kurulu oluyor Sağlık-Sen'in başbakan, sağlık bakanı gidiyor. Bugüne kadar bizim sendikamızın genel kuruluna başbakan, herhangi bir bakan veya herhangi bir sağlık bakanlığı bürokratı gelmiş değil. Hâlihazırda da bu sendikalarla örgütlenme devam ediyor. Ama bu kamu hastane birlikleri uygulamasında, CEO olarak nitelendirilen Genel Sekreterler'in ve sözleşmeli yöneticilerin büyük ölçüde performanslarını ön plana alacakları için böyle bir kayırmacılığın en azından azalacağını düşünüyoruz. Çünkü CEO kendini kurtarmak üzere bazı işler yapmak zorunda kalıyor. 2 veya 4 yıl içinde hastaneyi belli bir performanstan, daha yüksek ibr performansa getirmezse onun sözleşmesi sona erdirilerek işine son verilecek. Böyle olunca da kendisine ya da iktidara yakın kişileri belli yerlere getirip onları kayıran ama bunun dışındakileri saf dışı bırakan bir uygulamadan çok kendi performansını yükseltecek çalışanları getirmek gibi bir durumda kalacak. Bu da büyük ölçüde bu örgütlenmeyi bir yerde kırar diye düşünüyorum.
Yeni Dünya: Çok teşekkür ediyoruz. SES adına okuyucularımıza iletmek istediğiniz düşünceleriniz, mesajlarınız neler?
Çetin Erdolu: Sağlık ve sosyal hizmet alanında kamunun hizmeti ücretsiz ve erişilebilir, nitelikli bir hizmet hâlinde vermesine yönelik uygulama artık sona ermiştir. Bundan sonra artık sağlık hizmetine ulaşabilmek, erişebilmek kolaylaşmışsa bile mutlaka ve mutlaka her kademede katkı ve katılım paylarının ödeneceği bir süreç başlamıştır. Yakın zamanda ödenmeye başlanan genel sağlık sigortası, ödenen vergileri artık katmıyorum. Ödediğimiz vergiler, bunun üstüne alınan genel sağlık sigortası primine rağmen, katkı ve katılım paylarına rağmen verilecek olan sağlık hizmetinin kapsamı giderek daraltılacaktır. Yani hastaneye gittiğinizde genel sağlık sigortası prim borcunuz olmasa bile bazı hastalıklarla ilgili hizmet alamayacağınız ifade edilecek ve bunun için tamamlayıcı sigorta dediğimiz bir sigorta da yapmak zorunda kalacaksınız. Sadece hastalıklar açısından mı? Hayır hepimiz biliyoruz ki zaman zaman bazı ilaçların ödemesi kapsam dışına çıkarılıyor. Hatta ve hatta hayati önemi olan bazı ilaçların ödemesi bile. Örneğin yakın günlerde lösemi tedavisinde kullanılan bir ilaç, kapsam dışına çıkarıldı. Lösemili çocukların babaları bir eylem yaptılar da bakanlık uyandı. Bunun üzerine tekrar kapsam alanına dahil edildi. Bazı ilaçların, bazı tedavilerin ve bazı hastalıkların kapsam dışına çıkarılacağı, bunun için de ayrıca özel sigorta şirketlerine ek prim ödemeleriyle tamamlayıcı sigorta yaptırarak bu hizmeti alabileceğimiz bir dönemle karşı karşıyayız.
Biz sağlık ve sosyal hizmetler alanında örgütlü olan sendikalar ve sağlık çalışanları olarak Tabipler Birliği, Devrimci Sağlık-İş, Hemşireler Derneği, Diş Hekimleri Birliği gibi bu alanda örgütlü emek ve meslek örgütleri ile ortak bir mücadele yürütüyoruz. Ama tek başına bizim mücadelemizin eksiği var. Sağlık hizmetini biz üretiyoruz. Aynı zamanda hizmeti alıyoruz da. Türkiye’de 75 milyon nüfus varsa bunların hepsi hizmet alıyor. Bu nedenle öncelikle örgütlü olan diğer emek ve meslek örgütlerinin ama en önemlisi her gün hastaneye gitmek, bir aile hekimine gidip hizmet almak zorunda kalan tüm halkımızın bu mücadeleye katılmaması hâlinde ücretsiz, erişilebilir, nitelikli bir sağlık hizmetinin kamu eliyle verilmesini sağlayamayız. Bu nedenle ben bu mücadelede mutlaka sağlık hizmetine ihtiyacı olan, sosyal hizmet ihtiyacında olan herkesin bulunması ve olması gerektiğini düşünüyorum. Sizin aracılığınızla bu mücadeleye onların da katkıda bulunması, bizimle birlikte yürümeleri için çağrıda bulunuyorum.
