Yeni sendikalar kanunu: Aynı tas, aynı hamam

14 Kas 2012

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 7 Kasım 2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yeni yasa sendikaların bütün itirazlarına rağmen 18 Ekim 2012 tarihinde Meclis tarafından kabul edildi. Yasa daha sonra veto beklentisi ile Cumhurbaşkanı’nın onayına sunuldu. Ancak sendikaların ve emekten yana güçlerin Cumhurbaşkanı'ndan yeni yasayı veto etme beklentisi ise boşa çıktı. Cumhurbaşkanı yeni yasayı 6 Kasım'da onayladı. Ve böylece yeni yasa 7 Kasım 2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş oldu. Daha ayrıntılı değerlendirmeleri sonraya bırakarak, ilk elde yasanın neler getirip götürdüğünü kısaca okurlarımıza aktaralım.

12 Eylül darbesinin ardından 1983 yılında çıkarılan 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu'nu tek bir çatı altında toplayan yeni yasa sendikal haklar ve özgürlükler açısından kayda değer bir ilerleme getirmedi. Yeni yasanın ruhunda da sendikal hak ve özgürlüklerin özgürce kullanılmasına yönelik baskıcı ve yasakçı havanın sürdüğünü açıkça görebiliyoruz.

Yeni yasa, sendikalaşma önünde en büyük engellerden biri olarak duran işkolu sendikacılığını devam ettiriyor. Dünya sendikal hareketi işkollarını birleştirirken, dünyanın birçok ülkesinde farklı sektörlerden işçiler aynı sendikaya üye olabiliyorken, yeni yasa işkolu temelli anlayışı devam ettirerek, bunu da işkolu barajları ile destekleyerek bu alanda eski yasanın temel yasakçı ve baskıcı düzenlemelerini sürdürüyor.

Yeni yasada her ne kadar işkolu barajının kademeli olarak yüzde 3 olacağı yer alsa da 28'den 20'ye indirilen işkolları sayısı nedeniyle belirli işkollarında yoğunlaşan işçi sayısı hesap edildiğinde aslında yüzde 3 işkolu barajının özünde yüzde 10 işkolu barajından farkı kalmıyor.

Yeni yasa işkolundaki barajları sürdürürken işletme ve işyeri barajlarını da korudu. İşyeri barajı yüzde 50 olarak hiç değişmeden aynı kalırken işletme barajı, yani aynı patrona ait birden fazla yerde fabrikası bulunan şirketlerde baraj, yüzde 50'den yüzde 40'a çekildi. Sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biri olan barajların toptan ortadan kalkması gerekirken sadece işletme barajının yüzde 50’den yüzde 40'a indirilmesine ne kadar olumlu bir düzenleme olarak bakılabilir tartışılır.

Sendikaların yeni iş yasasından en büyük beklentilerinden birisi de 12 Eylül'ün getirdiği grev yasaklarının sona ermesiydi. Ancak AKP hükümeti bu alanda da yasakçı zihniyeti sürdürdü. 12 Eylül’ün getirdiği yasakçı yasa, toplu sözleşme uyuşmazlığı nedeniyle yapılan grevler dışındaki grev türlerini yasaklamıştı. AKP aynı yasakları sürdürerek yeni yasada da, genel grev, hak grevi, dayanışma grevi, sempati grevi gibi grevleri yasakladı. Yasa her ne kadar noter, eğitim, eczaneler gibi alanlarda grev yasağını ortadan kaldırsa da petrol, doğal gaz, bankacılık, şehir içi toplu ulaşım gibi kritik alanlarda grev yasağını sürüyor.

Yeni yasanın önemli özelliklerinden biri de 25. madde ile getirdiği düzenleme çerçevesinde 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışan işçiler ile, eski yasada da var olan, 6 aydan az kıdemi olan işçilerin sendikal güvencesine büyük bir darbe vurması. Bu özelliklerdeki işyerlerinde çalışan işçilerin sendikal nedenle işten çıkarılmaları hâlinde sendikal tazminat talebiyle dava açma hakları ellerinden alındı.

Yeni yasa hem örgütlenme özgürlüğü bakımından, hem de grev yasakları bakımından uluslararası normlara da aykırı. Hiçbir alanda ne hukuk, ne norm, ne de düzenleme tanımayan AKP hükümeti bu alanda da bildiğini okudu ve İLO normlarına, uluslararası hukuka aykırı bir yasanın sürmesinde ısrar etti.

Peki bu süreçte sendikal hareket ne yaptı? Bu süreçte sendikal hareketin bir bölümü (Türk-İş) “bu belayı” da eylemsiz, patırtısız gürültüsüz atlatmanın huzurunu yaşarken, bir bölüm yandaş sendika ise (Hak-İş) sessiz sedasız hükümetin bu 12 Eylül darbesinin getirdiği sendikal yasaklara dokunmayan yasanın çıkmasını izledi. Hatta sözlü ve yazılı olarak destek oldu.

Türkiye sendikal hareketinin en mücadeleci kesimleri (DİSK ve Türk-İş içindeki sendikaların oluşturduğu SGBP) ise yasaya karşı sokaklara döküldü, eylemler yaptı. Meclise yürüdü. Ancak bu eylemler de kitlesellikten yoksundu. Sendikal tabanın bu eylemlerde olduğunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla bu eylemler de dar bir kadronun katıldığı görev savar ve etkisiz eylemlerinden öteye geçemedi.

Bugün gelinen noktada ne bugüne kadar “siyasetler üstü politika” diyerek suya sabuna dokunmayan Türk-İş siyaseti ve de AKP’ye kapı kulluğu yapan yandaş Hak-İş anlayışı işçi haklarının korunması ve geliştirilmesini sağlayamamıştır. Mücadeleci olmayan susup uzlaşarak hak arayan sendikal anlayış çökmüştür. Sendikal hareket açısından bu süreçten çıkış ancak mücadeleci bir sendikal anlayışla hareket eden sendikaların ortak bir sendikal birlik örmeleri ile mümkün olacaktır.

paylaş