Hava aydınlamaya yakın, hafiften güneş yüzünü göstermeye başlarken Bafa Gölü solumuzda. Zeytin ağaçlarının bolca göründüğü virajları isteksizce geride bırakıyordum. İçimdeki inanılmaz sıkıntı beni adeta boğuyordu. Nasıl sıkılmayaydım ki, hayatta aşık olduğum iki sevgilimi de birkaç saat sonra geride bırakarak dönecektim. İstanbul'da yaşamak zorunda kalıp da ender zamanlarda görme fırsatı bulabildiğim zeytin ağaçlarını, bir kez daha iç geçirerek uzaktan seyrederek yol alıyordum.
Milas’ta, Bodrum Muğla kavşağının tam karşı istikametinden Ören tabelasını takip ediyordum. Az sonra Yeniköy Termik Santralinin kapısının önünde park ettim. Hayat arkadaşım nizamiyedeki görevlilerle konuşup geldiğinin bildirilmesini istedi. Bir süre sonra demir kapı aralandı arabamıza bir güvenlik memuru bindi ve bizi birkaç kilometre ilerideki birçok binanın arasından şantiye bölgesindeki konteynerlere götürdü.
Karşılayan, sonradan proje müdürü olduğunu öğrendiğim bir mühendis arkadaştı. Hemen yanıbaşımızda devasa bir baca ve onu çevreleyen şantiyede yüzlerce işçi çalışıyor, havada uğultulu bir ses oluşturuyordu. Çok iyi karşılanmış olmamıza rağmen içimdeki boğulma hissini bir türlü atamıyordum. Çalışma şartlarını ballandıra ballandıra anlatarak eşimi adeta vazgeçer korkusuyla ikna etmeye çalışıyorlardı. Kalacak lojman, çalışma arkadaşları arasındaki aile gibi bir ortamın olduğundan (insan çalışma arkadaşlarıyla nasıl aile olabiliyorsa) tam ben bunları derin derin aklımdan geçirirken eşim “ne diyorsun sence kalmamın sakıncası var mı?” diye sordu. O an topla pılını pırtını dönüyoruz demek için neler vermezdim lakin eşim yıllarca çok emek vermiş, önce mühendis olmuş, sonra iş hayatına atılarak insan kaynakları üzerine bir başka Ünüversitede master yapmıştı. Bununla da yetinmeyip Ankara'da Çalışma Bakanlığı'ndaki o tarihlerde yalnızca mühendislerin katıldığı bir aylık eğitim sonucunda sınavda başarı gösterenlere “İş Güvenliği Uzmanlık Sertifikası” verildiğini duymuş, hiç düşünmeden o meşakkate de katlanarak “İş ve işçi Güvenliği Uzmanı” olmuştu. Bense ülkenin bir yerinden bir yerine sürekli seyahat etmem gereken işimi koşturuyordum. Çoğu zaman da bu bölgeye de geldiğimden, bir şekilde kendimi telkin ediyor nasılsa sık sık uğrayacaksın yanına diye içimden geçiriyordum.
Sonunda yapmam gereken en doğru kararı alarak kal dedim. Biliyordum ki onun için kariyerinde büyük bir sıçramaydı bu iş. Kaldı. Tam üç senesini verdi aynı şantiyeye. Yeniköy Termik Santrali devlet işletmesi bir tesis. Polonyalılar tarafından kurulmuş tesisin, yakma kazanları oldukça deforme olmuş. Bu nedenle yine Polonyalı bir şirketle anlaşarak santralin tamamı elden geçirilerek yeniletiliyordu.
Buraya kadar yazıyı okurken sıkıcı gelmesin diye az biraz magazin katayım istedim. Şimdilerde sık sık televizyonlarda copla dövülen, yerlerde sürüklenen, gaz ve plastik mermiyle vurulan, kimyasal ilaçlı tazyikli suyla püskürtülüp çadırları yıkılan işçiler, işte bu santrallerin özelleştirmesine karşı çıkan işçiler. Eşimin bir nevi üç yıl ailesi olmuş işçiler. Yatağan Termik Santrali işçileri, Yeniköy Termik Santrali işçileri, az ilerisinde Ören'e yakın olan Kemerköy Termik Santrali işçileri aylardır, ekmek ellerinde direniyor. Özelleştirmenin önüne geçerek adeta ekmeklerini kaptırmamanın savaşımını veriyorlar. AKP iktidarı satabileceği son devlet işletmesi olan bu santralleri satma telaşında. Zaten satabilecekleri başka kâr getiren devlet işletmesi de bırakmadılar.
Yeniköy Termik Santrali 2 milyon metrekarelik bir alan üzerinde kurulmuş, 154 ve 380 kilovatlık enerji nakil hatlarıyla, ulusal elektrik sisteminin büyük kaynaklarından biridir. Santralin kömür ihtiyacı, 65 milyon ton işletilebilir rezervli Sekiköy ve 84 milyon ton işletilebilir Ekizköy sahalarından sağlanmaktadır. Soğutma ve kazan katma suyu ise santrale yaklaşık 38 kilometre mesafedeki Geyikli Barajından temin edilmektedir.
Polonyalılar burayı tam teşekküllü bir şekilde onarıp, yenileyip devletimize teslim edip gittiler. Giderken de Polonyalıların başındaki sorumlu, bizzat eşime teşekkürlerini sunup gitmişti. Kendi açıklamasına göre dünyanın birçok yerinde santraller kurduklarını, ilk kez ölümlü bir kaza olmadan bir işletme teslim edebildiklerini, bunu da gece gündüz elinde telsiz 80 metre, 60 metre demeden işçilerin başında, onların güvenliği için hata paylarını neredeyse sıfıra indiren eşimin özverili çalışmaları olduğunu düşündüklerinden, onu onurlandırarak kutluyorlardı. Eşim ise bu ekip işidir çalıştığım ekipler iyi ekiplerdi diye mütevazılık yapıyordu.
Yeniköy Termik Santrali'nden Örene doğru güzelim orman manzarası içinde aşağıya doğru indiğinizde, Ören'in hemen yakınında Kemerköy Termik Satralini görürsünüz. Kemerköy Termik Santralinde üretilen elektirik enerjisi, 380 kilovatlık enerji nakil hatları ile Yeniköy ve Yatağan Termik Santralleriyle irtibatlanarak enterkonnekte sisteme aktarılmaktadır. Santralin kömür ihtiyacı Hüsamlar mevkiinden, 4,5 kilometre uzunluğundaki kömür nakil bantları ile temin edilmektedir. Burada soğutma suyu ihtiyacı denizden doğrudan karşılanmaktadır. Santralin baca yüksekliği 300 metre olup hâlen ülkemizde inşa edilen en yüksek termik santral bacasıdır.
Tüm buraya kadar bu santrallerin ülkemiz için ne kadar önemli olduğunu az çok vurguladım. Lakin gelin görün ki madalyonun bir diğer yüzü var ki içler acısı. Milas sapağından itibaren doğası ve güzelliği ile göze batan bu santrallerin bulunduğu çevreyi, biraz dikkatli incelediğinizde tam bir doğa katliamı olduğu gerçeğini de hemen kavrayabiliyorsunuz. Kıvrımlı virajlardan yol aldıkça birdenbire acı bir gerçek yüzünüze çarpıyor. Bir zamanlar doğa harikası olduğuna emin olduğum güzelim ormanın tam ortasında inanılmaz bir çoraklaşma. Devasa kamyonların biri geliyor, biri gidiyor. Açık işletme olarak kurulmuş kömür maden havzaları, beraberinde doğa katliamına yol açmış, çevredeki bitki örtüsünü bile etkilemiş. Buna rağmen yer yer hayatımda hiç rastlamadığım renklerde çiçekler açarak direnmeye çalışan bir tabiat.
Yıllardan beri Yatağan Santralinin çevreye saldığı gazlardan dolayı, o bölgenin insanlarında ölümcül hastalıkların çokluğu konuşulur tartışılır. Öyle ki Yatağan köylülerinin çocuklarının yüzde 95'inin kanında yüksek miktarda kurşun bulunduğu gerçeğini devlet bile gizleyememiştir. Bölge halkının birçoğu Yatağanı terk etmiş, hâlen bölgede kalan halkın çok büyük kısmının da çok fakir ailelerden oluştuğu bu nedenle terk edemedikleri söylenir.
İşte böylesine bizim için önemi olan bu santraller şimdi özel şirketlere AKP iktidarı tarafından peşkeş çekilmek istenmekte. Özel şirketlerin acımasız vahşi kapitalist zihniyetini düşününce, ülkem ve bu bölgede yaşanacaklar adına başka, özelleştirildiği takdirde bu güne kadar bunca yıl, canlarını, her şeylerini ortaya koyarak oralarda çalışan işçilerimiz için bir başka üzülüyorum. Yıllardır AKP iktidarının emeğe düşman politikaları, işçileri sendikasızlaştırma çabaları, taşeronlaşmaya verdiği primler sonucunda tüm bu işçilerin bu güne kadar elde ettikleri kazanımları bir kalemde ellerinden alınmak isteniyor. İşte tam bu nedenle de Yatağan işçileri adıyla anılan bu işçilerimizin yanında olmalı, sonuna kadar özelleştirme karşısında direnerek destek vermeliyiz.
- Mehmet Yaycı
