Son günlerde AKP iktidarının toplumsal yaşamı kısıtlayıcı bir dizi “önlem” adı altında uygulamalara gitme gereği duyduğunu görüyoruz. Bu baskıcı, gerici uygulamaları anlamak için 12 Eylül Faşizmini iyi irdelemek gereklidir. 12 Eylül Faşizmini iyi tahlil edememek bu günleri iyi tahlil edememekle eş değerdedir. 12 Eylül 1980 toplumsal yaşamın siyasal ve ekonomik olarak büyük bir çöküşün kırılma noktasıdır. 12 Eylül Faşist darbesini salt artan terör olaylarına bağlamak, bu olayın gerçek boyutunu görememek olur. 12 Eylül sürekli dile getirilip inandırılmak istendiğimiz gibi terör olaylarının zorunlu kıldığı bir sonuç değil, emperyalistlerin önünü sınırsızca açan bir başlangıçtı. Faşist darbe öncesi ülke kan gölüne döndürülmüştü bu doğrudur ancak gerçek darbe, ülkenin ekonomisine, siyasal yaşamına vurulmuştur. Bu açıdan baktığımızda darbenin gerçek tarihi 12 Eylül 1980 değil, 24 Ocak 1980'dir. 12 Eylül emekçi ve çalışan kesimlerin, örgütlü işçi sendikalarının, demokratik kitle örgütlerinin, aydınların 24 Ocak kararlarına ses çıkartamaz hâle getirilmesi ve emperyalizmin çıkarlarına baş eğdirilmesidir.
Tüm bunları neden yazdığıma gelince. Son zamanlarda halkımızın gözünden adeta kaçırılmaya çalışılan bir acı gerçek var ki, o da ülke ekonomisinin hızla uçuruma doğru gittiğidir. Erdoğan’ın Merkez Bankasına saldırıp sık sık müdahale etmesi, ülkenin en kısa zamanda sıcak paraya ihtiyaç duyacak seviyelere gelmesi, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi İMF'nin kapısına dayanmak zorunda kalması... Tüm bunlar beraberinde İMF'nin yine yeniden 24 Ocak kararlarına benzer dayatmalarda bulunacağı günlere dönmekte olduğumuzu gösteriyor. İktidar bu nedenle faşist uygulamalara benzer dayatmalara ihtiyaç hissedip neredeyse olağanüstü hâl ilan edilircesine, baskıcı yeni yöntemleri öne sürmektedir.
Seçenekleri iyiden iyiye daralmış ve faşizan dayatmalar ortaya koyan iktidarın tek hedefi, bu süreci daha donanımlı ve karşı koyulmaz kılabilmek. Öne sürdüğü iç güvenlik yasası adı altındaki paketin iktidarın adeta olmazsa olmazı konumuna gelmesinin altında yatan asıl neden bu. Ekonomik çıkmaza soktukları ülkenin, gelecekte emekçi ve dar gelirli halka çok daha fazla yoksulluk, işsizlik getireceğinden tüm emekçi ve demokratik kitle örgütlerini, aydınları susturabileceği bir zemin hazırlamanın peşinde.
Bütün hesaplarını seçimlere bağlamış, bulunduğu konumu daha da sağlamlaştırmanın peşinde olan Erdoğan, tam da bu nedenle MİT müsteşarı Fidan'ın milletvekilliği hevesini kursağında bırakarak geri dönüş yapmasını sağlamıştır. Bir yandan üniversitelerde polisle işbirliği içindeki sivil faşistler harekete geçirilmiş günden güne saldırılar arttırılmış durumdayken, diğer yandan demokratik anayasal haklar hiçe sayılarak gösteri ve yürüyüş hakları, hatta basın açıklamaları dahi Erdoğanın emriyle AKP'nin valilerince yasaklanmaya başlamıştır. Bu yasaklamaların ilk başlangıç noktası olarak İzmir ilinin seçilmesi tesadüf de değildir. İzmir başından beri bu baskıcı, gerici yaptırımlara baş eğmemiş dahası seçimlerde iktidarın bir türlü kıramadığı bir yapılanmadan geri adım atmamıştır.
İşçi ve emekçi sınıfların muhalefeti, örgütsüzlük nedeniyle her ne kadar yetersiz bir direniş olarak kalsa da, günden güne yasaklara karşı daha da bilenen sınıf neferleri etkisini giderek arttıran bir şekilde sokaklarda hak aramaya başlamışlardır. Ülkenin birçok fabrikasında birçok iş yerinde direniş ve grevler başlamış olmasından dolayı günden güne korkusu çoğalan iktidar, sürekli yeni yasaklamalar ve baskıcı kararlar almak zorunda kalmıştır.
Biz bu filmi gördük. Hem de çok defa seyrederek, bilenerek. Halkımız bu sefer bu oyunlara, bu işbirlikçi gerici satılmışlara baş eğmemeli. Önümüzdeki günler birlik olma ve dayanışma günleridir. Seçimler tam da bu nokta da halkımızın önüne konulan tek seçenek değildir. Kurgulanıp önümüze seçenek olarak konulmuş bir dayatmanın halkımıza bir yararı olmayacaktır. Tüm demokrasiden yana güçlerle dayanışma ve birlikte hareket ederek halkımıza dayatılmak istenen bu acı reçeteyi yırtıp boğazlarına tıkmak mümkündür.
- Mehmet Yaycı
