Nâzım Hikmet'ten ABD'ye, Menderes'e, İsmet İnönü'ye, sendikalara, 1961 Anayasası'na, işçilerin ve tarım emekçilerinin grev hakkına dair
Nâzım Hikmet büyük şair.
Nâzım Hikmet komünist şair.
Nâzım Hikmet Türkçeyi en güzel, en etkili, en içten kullanan bir siyasetçi, yazar, şair.
Nâzım Hikmet TKP'nin genel sekreteri.
Çok özelliği var Nâzım'ın.
En uzun süre mahkumluk yapmışlardan biridir. Yılmadan, bıkmadan, sevdasından vazgeçmeden yatmaya devam edeceğini ilan eden bir büyük insandır.
Yalana, yalakaya, biat etmeye hayatında yer vermemiş bizden bir insandır.
Nâzım hem yaşarken hem de öldükten sonra çok saldırıya uğradı. Sermaye sözcüleri, kapitalistler, egemenler onu sadece eleştirmediler. Fırsat bulduklarında hapislerde çürütüp boğmayı bile denediler.
Bir de dostları saldırdı ona.
Ne cinsiyetçiliği kaldı, ne kabalığı.
Son dönemde bir de “Dört nala gelip uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” dizelerinden yola çıkılarak “Kürt meselesini görmeyen bir şoven” suçlaması yapanlar bile oldu.
Nâzım büyük şair.
Nâzım komünist şair.
Nâzım kös dinler bu safsataları.
Memleket toprağındadır kökü, Bedreddin gibi taşır yükü. Dert etmeyin.
Nâzım Hikmet Bizim Radyo'da
Nâzım Hikmet'in az bilinen yönlerinden biri, radyo programcılığıdır. 1950'li yıllarda Türkiye işçi sınıfı ile buluşması yasak olan 1920 TKP'sinin kurduğu Bizim Radyo'da Nâzım da yorumcu olarak görev aldı. Radyonun resmen yayına başladığı 1 Nisan 1958 yılından 1963 yılında ölümüne kadar yaptığı kısa, güncel yorumlar Anjel Açıkgöz tarafından derlenmiş ve Tüstav tarafından yayınlanmış durumda.
Kitabın Kasım 2004'te yapılan ikinci baskısı hem Nâzım Hikmet'in yorumlarını hem de 1920 TKP'sinin TBKP dönemine kadar Bizim Radyo'ya dair kararlarını içeriyor. Çok zengin bir içeriğe sahip bu belge niteliğinde kitaptan alıntıları, günlere yayarak okurlarımızla paylaşma niyetimiz var.
Büyük insan, partili şair Nâzım Hikmet ve elbette 1920 TKP'si, o günlerde yaptığı yorumlarla günümüzü de aydınlatıyor. Dünden bugüne ne değişti sorusunun cevabı için, “roller aynı, oyuncular değişti” demekte bir sakınca yoktur herhalde.
Bizim seçtiğimiz Nâzım yorumlarının ötesi, kitapta; ilgilisini bekliyor...
Birinci Yorum (ABD'ye Dair)
11 Ağustos 1959
Laos'ta olup bitenlerin içyüzü
Tıpkı bizdeki, Türkiye'deki gibi demek mümkün mü?
Amerikan emperyalizminin dolarları, yurt hainlerini satın almağa yarar. Amerikan emperyalizminin bayrağı hangi bayrağın yanında dalgalanırsa, o memleketin milli şerefi, milli bağımsızlığı çiğnenmiş demektir. Amerikan emperyalizmi milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin serbestçe seçmelerine dayanamaz. Amerikan emperyalizminin bütün küçük milletlere yüklemek istediği tek bir kader vardır: Amerikan sömürgesi olmak.
Hangi geri kalmış millet Amerika'nın savaş üssü olmak istemezse, Amerikan emperyalizmi onu, satın aldığı yerli millet hainlerine dayanarak, kanla, ölümle yola getirmek ister.
Amerikan emperyalizminin, bu leşle beslenen akbabanın yırtıcılığını, yani avlarının üstüne saldırdığını bildiren haberlerle doludur her gün gazeteler.
İşte son kurban Laos.
Laos'ta Amerikalıların uşaklığını eden Sananikone hükümeti, efendilerinin emriyle, memlekette iç savaşı tutuşturdu. Hain Laos hükümetinin Amerikan silahlarıyla donatılmış kuvvetleri Laos yurtseverlerinin üstüne saldırdı. Köyler yakıldı. Katliamlar yapıldı. Barıştan, millî bağımsızlıktan yana olan Laos yurttaşları tevkif edildi, en korkunç işkencelerle öldürüldü.
(...)
Laos ordusunun ve hükümetin kilit noktaları Amerikalıların elindedir. Tıpkı bizde Türkiye'de olduğu gibi. Kamboç basınının verdiği haberlere göre, Laos'ta yalnız Milli Savunma Bakanlığında ve Milli Emniyette, 350 Amerikalı sözde uzman çalışmakta, daha doğrusu, ferman okumaktadır. Tıpkı bizdeki, Türkiye'deki gibi. Yalnız bizde bu sözde uzmanların sayısı çok daha yüksektir.
Laos'ta halk açlıktan kırılırken, Amerikalılar askerî yollar, hava üsleri açmakla meşgul. Tıpkı bizdeki, Türkiye'deki gibi. Yalnız bizde atom rampaları da kurdular.
Laos'ta yurtseverlere, satılmış Laos hükümetinin ve Amerikalıların cinayetlerine karşı elde silah karşı koymak, canlarını, mallarını, millli bağımsızlıklarını korumak ve kurtarmak için çarpışmak kaldı. Tıpkı bizdeki, Türkiye'deki gibi... diyemeyeceğim henüz...
Ama bizde de, Türkiye'de, açlığa, sefalete, polis, jandarma baskısına, Amerikan emperyalizmine ve onun Menderesler soyundan ajanlarına karşı yurtseverlerin Millî Kurtuluş Komitelerinde birleşerek ve mübarek Türkiye halkına dayanarak ayaklanması yakındır.
24.6.1959
Sayın Dinleyiciler,
Yobazlığa karşı savaş ne demektir konusu üzerinde bir yazı dinliyorsunuz:
Yeşil Sancak - Kara Kuvvet No.1
“Atatürk’ten büyük ve kuvvetli bir insandır Menderes, Atatürkçülük ne demektir? Ben Menderesçiyim.”
Bu sözleri geçen yıl sonlarında Erzurum D.P. il kongresinde yobazın biri söylediydi. Yanılmıyorsak, o kongrede bu lâfları 115 delege, on milletvekili, bir de hükümet komiseri dinlediydi. Yine o zamanlar, Erzurum’da dolaşan kuvvetli söylentilere göre, Adnan Menderes, bu yaveleri savuran yobaza Başvekâlet örtülü ödeneğinden on beş lira yollamıştı.
Atatürkçülük, Menderesçilik. Atatürkçülük ne demektir, bazı işlerde. Menderesçilik ne demek?
Atatürkçülük: dinin politikaya âlet edilmemesidir, dinle devletin birbirinden ayrılmasıdır, medeni kanundur, kadınların siyasi haklarıdır, yeni harflerdir, yeni kıyafettir, çarşafa karşı savaşı kabul etmektir. Kara kuvveti, her baş kaldırdığı yerde, tepelemek demektir. Gelelim Adnan Menderesçiliğe. Bu işlerde Menderesçilik: Dini politikaya âlet etmek, imam nikâhına göz yummak, eski harflerin hortlamasını kolaylaştırmak, camilerde kendi adına bir çeşit hutbe okutmak (geçen Ramazanda törenle açılan Eyüp Sultan camisinde okunan soyundan) demektir.
Menderesçilik, Türk sancağının üstüne tuğralı yeşil sancağı çekmek demektir. Emir dağında niçin çekildi kara kuvvetin bu yeşil sancağı? Onu niçin dalgalandırıyor Adnan bey?
Kanlı Rus çarlarından biri demiş ki: Rusya’da benim dayandığım iki kale var, biri votka, biri papaz.
Adnan beyin de bir yandan rakıya, bir yandan yobaza dayanmasında şaşılacak ne var? Menderesin diktatörlükte o Rus çarından farkı ne? Memleketin bugünkü hâli, açlığıyla, sefaletiyle, işsizliğiyle, okulsuzluğu, hastanesizliğiyle o Çarın devrindeki Rusya’dan da beter değil mi? Halka, ekmek, ilaç, kitap, iş vermeyen küçük diktatör, onun dinî duygularını sömürüp iktidarını sağlamlaştırmağa çabalıyor. Halka cahil kalmak hürriyetinden başka bir hürriyet tanımayan Menderes onun üstüne yobazları saldırtıp istibdat zincirini pekleştiriyor. Memleketi bir avuç dolara satan Başbakan, halkın milli haysiyet duygularını Yeşil sancağın gölgesinde uyutmak istiyor.
Yeşil sancağın dalgalandığı direğin köküne indirilecek her balta, Adnan Menderes’in tahtına ve yarın o tahta çıkarsa onun gibi davranacağından hiç şüphemiz olmayan İsmet Paşanın umutlarına indirilmiş demektir. Böylece de, bugün kara kuvvete karşı savaşmak, millî bağımsızlığımız ve hürriyetlerimiz için savaşmak demektir.
25.6.1959 N.H.
Kore Harbi ve yobazlar hakkında:
Yeşil Sancak, Kara Kuvvet No. 2
Yobazların saltanatının yakın tarihimizde kimlerin eliyle ve nasıl kurulduğunu bilmeliyiz. Bu bilinmeden kara kuvvete karşı başarıyla dövüşmenin yolu yok. Halkımızın ruhunu yeşil sancaklı yılanın ağusundan kurtarmak isteyenler 1950 seçimlerini hatırlasın. Demokratlar başta, seçime resmen katılabilen bütün partiler, bir tek fazla oy alabilmek için, yobazların karşısında rükua vardıydı.
Aynı yıl Kore harbi başladı, Amerikalılar asker göndermemizi emretti, Menderes’i İsmet’i bu emre boyun eğdi.
Türk delikanlılarını yedi deniz ötesi ve adını bile işitmeikleri bir memlekete öldürmeğe ve ölmeğe göndermek zordu. Bu zorluğa karşı bir yandan polis ve kışla terörüne baş vuruldu. Kore harbine katılmamızı protesto edenler, bu cehenneme gitmek istemeyenler hapislere atıldı. Askerî mahkemelere verildiler. Bir yandan da, iktidardaki, muhalifi, Amerika’ya satılan bütün parti liderleri, yobazların önünde secde etti. Türk askerinin çoğu dindardı. İslam dininin Amerikan dolarına âlet edilmesi gerekiyordu.
Camilerde yobazlar:
‒Kim ki Kore’ye gider de orda bir komünist keserse mekânı cenneti âlâdır, diye vaazlara başladı Hattâ, iki komünist kesenin cennette çoluğunu çocuğunu da götürebileceği tebşir edildi.
Radyolar bu vaazları memlekete yaydı. Canından bezmiş fakir, aç, Türk köylü çocukları cenneti âlâda baklava böreğe kavuşabilmek için Kore’de şehitlik şerbetini nuş etmeğe çağırıldı.
İşte o gün bu gündür yeşil sancak Demokrat Partisi’nin sancağı olmuştur. Kara kuvvet Kore’de dökülen kanlarla beslenerek böyle sermirmeğe başladı.
Yobazların iftar sofrasına Kore’de ölenlerin param parça etlerini koyanlar, onlara, Atatürk inkılaplarını da domuz dişleriyle kemirmek imkânını verenlerdir. Bu iftar sofrasında hizmet eden baş garson Menderes’in yanında, elinde kanlı peçetesiyle İsmet de var. Bu kan, Kore topraklarında kardeşlerini öldürüp ölen Mehmetçiğin kanıdır. Türk halkı bu kanın hesabını soracaktır.
29.6.1959
Cezmi Sakarya’nın İdris Dağlıca’ya Cevabı
Kara Kuvvet Yeşil Sancak No.5
Sayın Dinleyiciler;
İdris Dağlıca’nın “Kara Kuvvet Yeşil Sancak” konusu üstüne yazıp da yayınladığımız mektubuna, dinleyicilerimizden Cezmi Sakarya karşılık veriyor. Cezmi Sakarya’nın bu karşılığını olduğu gibi yayınlıyoruz. Sakarya söze şöyle başlıyor:
Bizim Radyo’nun yayınlarını sevgiyle dinliyorum. Millî bağımsızlığımızı kazanmak için dövüşen Tek Cephenin çeşitli çevrelerden gelmiş yurtseverlerine söz veren bu yayınları halkımız, hele aralarında yaşadığım işçilerimiz büyük bir ilgiyle takip ediyor.
İdris Dağlıca’nın “Kara Kuvvet Yeşil Sancak” konusu üstüne yazıp da bu ayın 26’sında yayınladığınız mektubuna, bir Türk komünisti olarak, karşılık veriyorum.
Dağlıca, mektubunun sonunda, Atatürkçü milliyetçilerle Türk komünistlerini, yeşil sancağı parçalamak için el ele vermeğe çağırıyordu. Biz Türk komünistleri bu çağrıya: “Elimiz elinizdedir” diye karşılık veriyoruz. Dağlıca, Türk komünistlerinin yurtseverliklerinden şüphe etmediğini söylüyor ve: “Ben otuz beş yıldır Türk komünistlerinin gazetelere aksedebilen faaliyetlerini, fırsat buldukça resmen çıkarmış oldukları kitapları, mecmuaları takip ederim” diyor. Müslüman olduğunu, müslümanlıkta yalancılığın büyük günah sayıldığını da sözlerine katıyor. “Ben yalan söyleyemem” diyen İdris Dağlıca, “bu memleketin komünistleri irticaya karşı yapılan mücadelenin daima ön saflarında bulunmuştur” diye yazıyor.
Ben, kendi payıma, her Atatürkçü milliyetçiden, yani emperyalizmin düşmanı olan ve milli bağımsızlığımızı yeniden kazanmak için dövüşen her gerçek Türk milliyetçisinden bize, Türk komünistlerine karşı aynı dürüstlüğün şahidiyim. Bunu, hepsi, İdris Dağlıca gibi apaçık söyleyemiyor, yahut yazamıyorsa sebebini polis teröründe, emperyalizme satılmış gazete ve dergi patronlarında aramalıyız.
Türkiye Komünist Partisi kurulduğu günden beri, yani aşağı yukarı kırk yıldır, bazen tek başına ve şehitler vererek kara kuvvetin karşısına çıkmıştır.
Türk komünistleri hiç kimsenin dinini, imanını, vicdanını zorlamaz, ama dindarlıkla yobazlığın aynı şey olmadığını da pek iyi bilir. Türk komünistlerine göre yeşil sancakları ve yobazlarıyla kara kuvvet, emperyalizmin beşinci koludur. Bu beşinci kolun baş komutanı Adnan Menderestir. Ama, iktidara geçerse İsmet Paşanın da kara kuvveti kullanmak isteyeceğinden; bugün camilerde Menderesin ömrüne dua eden yobazların o zaman İsmetin ömrüne dua edeceklerinden şüphemiz yoktur. Çünkü millî bağımsızlığını yeniden kazanmak, Amerikan emperyalizminin pençesinden kurtulmak için Türk milletinin yaptığı mücadeleyi İsmet de baltalamaktadır.
Gerek Demokrat, gerek Halk, gerekse Millet Partisinde hele bunların alt teşkilatlarında namuslu ve yurtever bir çok yurttaşımız var. Biz Türk komünistleri onları da bizimle ve Atatürkçü milliyetçilerle birlikte birlikte kara kuvvete, yeşil sancağa karşı savaşa çağırıyoruz. Bu savaş açlığa, işsizliğe, pahalılığa karşı savaşın ve bütün felaketlerimizin asıl sebebi olan millî esirliğimize karşı savaşın bir parçasıdır.
Cezmi Sakarya
24.7.1958 Üstat
Sayın dinleyiciler
Stokholm’de Silahsızlanma ve Uluslararası İşbirliği Kongresi toplandı. Bu kongreye yetmişten fazla milletin 1700’e yakın temsilcisinin katıldığını da bildirmiştik. Kongre dün bitti. Şimdi Stokholm’deki özel muhabirimizden aldığımız röportajı dinleyeceksiniz.
On altı Temmuz sabahı Silahsızlanma ve Uluslararası İşbirliği Kongresinin toplandığı büyük, ama çok büyük salona giren bütün temsilciler kaygılı, öfkeli ve kararlıydı. Amerika’nın Beyrut’a asker çıkardığını bir gün önce öğrenmişlerdi. On altı Temmuz haberleri arasında, Adnan Menderes hükümetinin, Bağdat Paktı’nı savunma bahanesiyle, Türkiye Irak sınırına asker yığdığı da vardı. Adnan Menderes’in, bile bile Amerikalılara hizmet ettiğini ben de bir çoklarımız gibi biliyorum. Ama hem milletimizin, hem de bütün insanlığın varlığıyla böyle delicesine oynayabileceğini yine de aklım almıyordu. Silahlı kuvvetlerimizin Irak’ın iç işlerine karışması üçüncü dünya savaşının başlangıcı olabilirdi. Bu savaşta yok olacak, hem de toptan yok olacak, milletlerin başında biz varız. Kafam durmadan işliyordu. Başımızdakiler bir atom harbinde bizi toptan yok ettirmeye gidebilirler. Çünkü onlarda ne yurt, ne millet sevgisi var. Ama biz, biz Türk milleti böyle körü körüne yok olmaya razı mıyız? Halkımız eli ayağı bağlı koyun gibi mezbahaya sürüklenmeğe razı olacak mı? Ben bunları düşünürken, kongre başkanlık divanını seçti. Divan, hemen bir toplantı yaptı. Lübnan ve Irak olaylarını konuştu. Bütün dünya milletlerine bir çağrı yayımlamayı kararlaştırdı. Kongre hemen toplandı. Çağrıyı oy birliğiyle kabul etti. Bu çağrı, Amerikan emperyalizminin Lübnan’a asker çıkarmasını şiddetle protesto ediyordu. Amerika’nın Lübnan’ın iç işlerine karışmasına, Ortadoğu’yu çok tehlikeli bir harp ocağı hâline getirmesine karşı bütün dünya milletlerinin harekete geçmesini istiyordu.
Kongrenin ilk oturumunun ikinci önemli olayı Dünya Barış Konseyi başkanı Profesör Jolyö Küri’den gelen demecin okunması oldu. Profesör hasta olduğundan toplantıda hazır bulunamıyordu. Demeç atom bombası denemelerinin durdurulması üzerinde bilhassa ısrar ediyordu. Atom bilgisinin en ünlü, en büyük uzmanlarından olan Profesör Jolio Küri, “denemeler hemen durdurulmazsa bütün insanlığın varlığı tehlikededir” diyordu. “Milyonlarla insanın zehirlenmesi çeşitli hastalıklara yakalanması, çocukların ana rahminde ölmeleri tehlikesi, denemenin yapıldığı yerlerden çok uzaklarda da baş gösterebilir” diyen profesör kongreden ve her aklı başında insandan, atom bombası denemelerinin durdurulması için ellerinden geleni yapmalarını istiyordu.
Profesör Jolio Küri’nin demeci alkışlarla karşılandı. Bu alkışlar bu kocaman salonda temsil edilen yetmişten fazla milletin barışı korumak isteklerini belirtiyordu.
Salona yukarı kattan bakıyorum. Araplar, Çinliler, İngilizler, Hintliler, Fransızlar, Venezüellalılar, Sovyetler Birliği heyeti, Almanlar hem doğu hem de batı Almanları, İsveçliler, Birmanyalılar, Japonlar, Avustralyalılar, Norveçliler, Afrikalılar, Meksikalılar, saymakla tükenir mi yetmiş yedi milletten insan yan yana oturuyor. Beyazlar, karalar, sarılar, yan yana oturuyor. Mısır, Cezayir milliyetçileri, Leh komünistleri, buda rahipleri, katolik papazları, hocalar, müftüler, iş adamları, köylüler, işçiler, kitaplarını okuduğumuz dünyanın adları dillere destan bilginleri yan yana oturuyor. Kılıkları, kıyafetleri, renkleri, dilleri, dinleri, hükümet şekilleri birbirinden ayrı bu bin yedi yüz insan bir tek istekle toplanmış: Barışı korumak, bütün insanlığı yok edecek olan atom harbini hazırlayan soğuk harbi durdurmak, milletlerin birbirlerini ezmemesini, sömürmemesini sağlamak, her millete istediği rejimi seçmek hakkını kabul etmek, şu küçücük dünyamızda tıpkı bu salonda olduğu gibi, yan yana, kardeş kardeş oturmak. Olduğum yerden salona bakıyorum. Sabahleyin aldığım kara haberlere rağmen yüreğim umutla dolu.
Burası Bizim Radyo.
Sayın dinleyiciler, Stokholm’deki özel muhabirimizin röportajını dinlediniz.
13.7.1958
İki ünlü polis
Şu gazetelerin bazılarında öyle bir Amerikan yardakçılığı, dalkavukluğu var ki, insanın öğüreceği geliyor. Amerikalı, ister Cumhur reisi, ister milyarder, ister gangster, ister sinema yıldızı, ister polis hafiyesi olsun, mademki Amerikalıdır, en aşağıdan ünlüdür. İşte bu gazetelerimizden biri, geçenlerde, İstanbul'a iki ünlü Amerikan polis hafiyesinin geldiğini yazdı. Bunlardan birisi bir kere daha teşrif etmişti şehrimize. Aklımda kaldığına göre matbaaları basmak işini teşkilatlandırmıştı. İstanbul polisine yeni, modern, işkence usulleri öğretmişti. Acaba bu ünlü Amerikalı bu sefer niçin teşrif buyurdu? İşkence usullerinde polisimiz, maşallah, büyük terakkiler (ilerlemeler) kaydedip yüzümüzü kızartmayacak başarılar gösterdiğine göre, hangi matbaa basılacak? Yahut nerede yangın çıkarılacak da, “Bu yangın Bolşeviklerin işidir” denilecek de, tehlike çanları çalınıp baskı bir kat daha artırılacak?
İki ünsüz polis
Bizimkisi gibi polis devletlerinde polisten lâf açıldı mı yılan hikâyesi misali uzar da uzar. Bakın, hani şu Avrupalara, Amerikalara, tetkik heyetleri gönderiyoruz ya, hani şu izleri bazen kaybolan, şu Brüksel sergilerinde filan incelemelerde bulunan, canım şu zevki sefa heyetleri. Böyle iki kişilik bir heyet de, çoktandır Paris'te. İki polisimiz, Fransa'da aylardır incelemelerde bulunuyor. Neyi mi? Grevlerde, grevleri kırmak, bozmak usullerini. Bir yandan da Paris'teki talebelerimizi göz hapsinde bulunduruyorlar. Eh, hazır Paris'e gelmişken, bir yandan da keyiflerine bakıyorlar tabii. Şimdilik ünleri yok. Memlekete dönüp de işçilerin yaptıkları grevlerden ilkini bozar bozmaz resimleri gazetelerimizin baş sayfasına geçer, onlar da ün kazanırlar elbette...
Taraçayla Güneşlik
Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı köşküne 45 bin liralık bir taraçayla 15 bin liralık bir güneşlik yapılacakmış. Taraça havuzun kıyısına, güneşlikse umumi kâtibin pencerelerine. Çirozun bir tanesi bir buçuk liraya satılan bir memlekette altmış bin liranın lâfı mı olur? Benim, Cumhurbaşkanlığı köşküne yapılmasını istediğim bir ek daha var: Masrafı da fazla değil. Havuzun başına bir kara tahta konsun, şu okullardaki kara tahtalardan. Cumhurbaşkanlığı umumi kâtipliği ödevini gören zat, bu tahtaya her sabah, et, yağ, şeker, balık filan gibi şeylerin, isterseniz kahvenin de, o günkü fiyatlarını yazsın... Bu da niçin mi diyeceksiniz? Cumhur reisimiz bu fiyatları her gün okur da, başkanlığını yaptığı halkın nasıl refah içinde yüzdüğünü her gün bir kere daha anlar da, bizi böyle bolluk içinde yaşatan Adnan Bey oğlunu her akşam alnından öper. “Aferin Adnan Bey evlâdım” der, “sayende hem millet, hem de ben rahat ediyoruz...”
Worçester şehrinin anahtarı
Duydunuz mu, bilmem, Ankara Valisi ve Belediye reisi Kemal Aygün'e Amerikan Worcester şehrinin altın anahtarı hediye edilmiş. Ne olarak diyeceksiniz, biz Amerikalılara bütün memleketin tapusunu hediye ettik, onlar valimize bir altın anahtar hediye etmişler çok mu? Çok olur mu? Az bile. Amerikan siyasi polisinin bütün işkence usullerini memleketimizde başarıyla tatbik eden böyle bir Amerikan dostuna herifler New York'un önündeki hürriyet abidesini hediye ederdi, kadir kıymet bilseler.
Alay etmiyorum
Zafer gazetesi şöyle yazıyor: “Türk milletinin âtisi (geleceği) uğruna, saadete erişmesi uğruna, yıllardan beri durup dinlenmeden didinen, tatlı uykularını bile milleti yolunda feda etmekten zevk alan başbakanı, ulu orta ve her mevzuda tenkit etmekle vakit öldürenleri vazifeler bekliyor...” Zafer gazetesinin yazdıklarını buraya kadar okuyup bir durakladım. Öyle ya, ben de Başbakanımızı ulu orta ve her mevzuda tenkit edenlerden biriyim. Baksanıza adamcağız tatlı uykularını bile feda ediyormuş millet yolunda... Boru mu bu, uykuyu, hem de tatlı uykuyu feda etmeyi kolay mı sandınız? Millet yolunda malını, mülkünü, hürriyetini, canını feda edenler çok görüldü tarihimizde, ama tatlı uykularını feda eden kahramana ilk rastlıyoruz. Aşk olsun. Sonra baksanıza, benim gibi Başbakan tenkitçilerini vazifeler bekliyormuş. Ne gibi? Merak ettim. Yazının sonunu okudum: Zafer gazetesi diyor ki “Vicdanlarımızla baş başa kalalım, kudretimizin vasıl olabileceği derecede yardımcı olalım, bu sayede, heyulâ gibi görünmekte olan pahalılığı, asgari yüzde yirmi nispetinde ucuzlatmak işten bile olmaz.” Vallahi alay etmiyorum sevgili dinleyiciler, bunları Zafer gazetesi aynen böyle yazıyor. Düşündüm. Hakkı var. Öyle ya, zamlar yapıldıysa kabahat bizde; vicdanımızla baş başa kalmıyoruz. Yiyecek, içecek, giyecek fiyatları delirmiş gibisine artıyorsa kabahat bizde, yardımcı olamıyoruz. Paramız tepe taklak yıldırım hızıyla düşüyorsa kabahat bizde: pahalılık heyulâ gibi görünüyor gözümüze... Kabahat bizde, yani başbakanı tenkit edenlerde, yani bu kıymet bilmeyen, bu tatlı uyku fedakârlığının ululuğunu anlamayan millette...
Doğrudan doğruya, yalandan yalana
Bay Bülent Ecevit şunları yazıyor: “Bugün, diyor, bütün Batı demokratik ülkelerinin benimsediği işçi hakları uzun, sert ve bazen kanlı mücadeleler sonunda sağlanabilmiştir. Bazı ülkelerde işçiler bu haklardan bir çoğuna ancak kendi görüşlerini temsil eden siyasi partiler kurup iktidara geçirebilecek kadar çoğaldıktan ve kuvvetlendikten sonra kavuşabilmişlerdir.” Bu satırları yazan bay Ecevit, doğru söylüyor. Devam edelim doğru söyleyen yazarın makalesini okumaya:
“Cumhuriyet Türkiyesi, işçi haklarının sağlanmasında bu geleneği yıkan, bu alışılmış yolu değiştiren devletlerin başında gelir.” Bay Ecevit saçmalamaya başladı. “Türk işçisi”, diyor, “işçi haklarına, o haklar uğrunda mücadele etmeye mecbur kalmadan, hatta bazı hâllerde böyle bir mücadele ihtiyacını duymasına bile vakit kalmadan kavuşmuştur.”
Bay Ecevit yalan söylüyor. Türk işçisi de bütün dünya işçileri gibi hakları için mücadele etmektedir. Yalnız iş ihtilafları çıkararak değil, yasağa filan aldırmadan, grevler yaparak, polisle, jandarmayla, patronların çavuşlarıyla çarpışarak savaşmış, savaşmaktadır. Türk işçisi açık, gizli siyasi partiler kurmuştur. Türk polisinin yirminci yüzyıl tarihinde en kanlı yaprakları Türk işçisine yapılan işkenceleri anlatır. A benim Ecevit beyim, en basit hakları için savaşan Türk işçilerinin Türk mahkemelerinde yedikleri cezaların yılları bir araya gelse, her işçimize, en aşağı bir yıl ağır hapislik düşer. Niye lâfa doğruyu söylemekle başlarsın da, yalan dolanla bitirirsin.
30.6.1959 N.H.
İran’ın bağımsızlığı üstüne
Şah Rıza Pehlevi
Ankara’da çıkan “Akşam Postası” gazetesi İran Şahını övüyor: İran İkinci Dünya Harbi sırasında komünist işgali altına girmişmiş. Şah memleketini bu işgalden kurtarmışmış. Şimdi de Bağdat Paktı ve Amerika’yla yaptığı andlaşma sayesinde İran’ın bağımsızlığını koruyormuş.
“Akşam Postası” yalan söylüyor. İkinci Dünya Savaşı’nda İran komünist işgaline uğramadı. Müttefikler, bu arada Sovyetler Birliği, Şah ailesinin İran’ı Hitler’e peşkeş çekmesini önledi.
İran’da dört milyon Azer Türk’ü yaşar, millet olarak hiç bir hakları tanınmaz. Öz dillerinde mektepleri bile yoktur. Bunlar Şah’a karşı ayaklandı. İran halkı Azer kardeşlerinin bu hareketini destekledi. Şah, İran Azerbaycanı’nı kana bulayarak bu kurtuluş hareketini bastırdı. Bugün Adnan Menderes bizdeki Kürt halkına ne yapıyorsa, İran Şahı da İran’daki Azer Türklerine onu yapıyor. Menderes de, Rıza da biliyor ki, öz milletlerini yabancıya kolayca satmanın yollarından biri de, kendi içlerindeki millî azınlıkları ezmektir.
İran Şah’ı İran petrolünü, bu sefer başta Amerikalılar olmak üzere, emperyalist sermayeye devretti. Ordusunu, dış politikasını, memleket ekonomisini Amerikalıların eline verdi. On parmağından İran yurtseverlerinin kanı damlayan İran Şahı, tıpkı Menderes gibi, Eyüp Han gibi, Amerikan marka kuklalardan biridir.
Esirliğin arabasına koşulmuş dört beygirdik: İran, Türkiye, Pakistan, Irak. Dört zâlim arabacı kamçılıyordu bizi: Rıza Şah, Menderes, Eyüp Han, Nuri Said. Bir tek yolcu taşıyorduk: Amerikan emperyalizmi… Irak şahlandı. Nuri Saidi yere çaldı, Amerikan emperyalizmini taşımaz oldu. Şimdi üç beygiriz Amerikan emperyalizmini Ortadoğu’da taşıyan, üç sıska beygir. Silkinip şahlanmak sırası bizde. Sıska atın tekmesi pek olur!
Bizim Radyo
Tehlikeye karşı başarıyla savaşabilmek için onun ana
sebeplerini araştırmak gerekir
Kara Kuvvet Yeşil Sancak No.4
Yobazlar yeşil sancaklarını dalgalandıra dalgalandıra hücuma kalktı. Yardımcıları ve kışkırtıcıları: Hükümet… Şarlatan Saidi Nursi’nin elini öpen Menderes de koruyucuları… Maksat: Halkı ortaçağ karanlığına gömmek… Maksat: Halkın düşünmesini, düşünüp de içinde bulunduğu korkunç hayat şartlarından kurtulmak için dövüşmesini önlemek… Tehlike büyüktür: Türk milleti kafası hurafeler zinciriyle örümceklenmiş bir köle millet haline getiriliyor.
Gazete ve dergilerden bazıları irticaya karşı savaşmaya başladı. Bu savaşlarını ne kadar övsek azdır. Yalnız bir diyeceğimiz var: Bir tehlikenin ana sebepleri iyice anlaşılmadan ona karşı başarıyla savaşmak imkânsızdır.
Bataklığın kıyısındaki bir köyde sıtmalılara elbette kinin vermeliyiz, ama bataklığı kurutmadan sıtmanın köküne kibrit suyu ekilemeyeceğini de bilmeliyiz.
Gazete ve dergilerimizin yobazlara karşı giriştikleri savaş, sıtmalı köyde kininle yapılan savaşa benziyor. Bataklığı görmüyorlar ve onu kurutmaya çalışmıyorlar. Belki görüyorlar da, kurutmak istiyorlar da, korku belâsı görmemezlikten geliyor, bataklığı kurutmak için kıyısına bile inemiyorlar.
Bizce, kara kuvveti şahlandıran ana sebepler birbirini doğurur ve tümü bir tek sebepte toplanır: Milli bağımsızlığımızı yitirmemizde.
Açlık, sefalet, bakımsızlık, işsizlik, cehalet halkı kara kuvvvete kolayca yem yapar. Bu dünyada bir kere bile karnını doyasıya doyuramayan bir insan, öte dünyadaki cennet taamlarının [yemeklerinin] dalgasına düşer. Yağla bal akıtan cennet çeşmelerini anlatan yobazı can kulağıyla dinler. Hastalığına ilaç, doktor, hastane bulamayan insan, üfürükçüden medet umar. Okulu olmayan bir köyün çocukları köy imamının kurbanlık kuzularıdır. Ömrü boyunca ağaya boyun eğen ve jandarmadan dayak yiyen, devlet kapısında horlanan, askerde silsilesine sövülen bir insan, hıncını çıkarmak için birini arar: Kendinden zayıf, kendinden daha zavallı birini. Karısını bulur. Yobaz vaaz eder, döv karını, karısını dövmeyen deyyustur der. Fakir köylünün ağaya, jandarmaya yönelebilecek öfkesini karısına yöneltir. Sözü uzatmayalım. Açlığın, sefaletin, işsizliğin, cehaletin, kara kuvvetin belli başlı yardımcıları olduğunu ispata lüzum yok. Peki ama, neden dolayı bu açlık, bu sefalet, bu işsizlik, bu pahalılık şu son on yılda böylesine arttı da, böylesine bir bataklık oldu da, kara kuvvetin böylesine şahlanmasına imkân verdi? Çünkü millî bağımsızlığımızı yitirdik. Çünkü Sovyetler bize saldıracak yalanını, kızıl tehlike var palavrasını perde edip memlekette astığı astık kestiği kestik hüküm sürmek isteyenler bizi Amerika’ya sattı. Çünkü, çiftliklerinin gelirini artırmaktan, Amerikan ve İsviçre bankalarındaki hesaplarını çoğaltmaktan başka bir şey düşünmeyenler, memleketi bir Amerikan askeri üssü yaptı. Çünkü aklın-havsalanın almıyacağı kadar ağır askeri masraflarımız var: Çünkü iç ve dış politikamız Amerikalıların buyruğu altındadır.
Osmanlı imparatorluğu son devirlerinde bir yarı sömürgeydi. Kuvvayı Milliye, bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurdu. Bugünkü kodaman politikacılarsa; iktidardaki, muhalifi; Türkiye’yi Osmanlı İmparatorluğundan daha koyu bir yarı sömürge haline getirdi. Sömürge ve yarı sömürgelerdeyse, iç ve dış sömürücüler bir yana, halk sefalet içinde yaşar ve halkı baskı altında tutmak için papaz, rahip yahut hoca efendi kılığındaki yobazlar halkın üstüne salınır.
Milli bağımsızlığımıza tekrar kavuştuğumuz gün kara kuvvete de öldürücü darbeyi indirmiş olacağız.
27.6.1959, Bizim Radyo
Otuz Ağustos’un düşündürdükleri
Otuz Ağustos, tarihimizin en şanlı, en haklı, adaletli zaferidir. Otuz Ağustos, yalnız Türklerin değil, Türkiye’de yaşayan bütün milletlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Kafkasyalıların, Rumların zaferidir. Otuz Ağustos, bütün ezilmiş milletlerin, sömürgelerin, yarı sömürgelerin, millî bağımsızlıkları için dövüşen Asya, Afrika, Latin Amerika halklarının zaferidir. Otuz Ağustos yirminci yüzyıldaki bütün millî kurtuluş hareketlerinin, hâlâ süren ve yer yer zaferlerle sonuçlanan millî bağımsızlık savaşlarının ilki, haydi alçak gönülllü olalım, ilklerindendir. Türkler! Türkiyeliler! Emperyalizme karşı savaşanlar! 30 Ağustos zaferimiz kutlu olsun!
30 Ağustos zaferini, milletçe, Türkiye’mizde yaşayan öteki halklarla da kardeşçe elbirliği yaparak kazandık. Ordumuzla halkımız 30 Ağustosta bir bütündü. Ordumuz 30 Ağustosta halkımızın emrindeydi ve onun için büyük, eşsiz zaferi kazanabildi. Doğu, Batı, Güney Doğu illerimizde köylülerimiz, aydınlarımız, işçilerimiz, esnaflarımız silâhı kapıp İngiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız, Yunan emperyalizmine karşı çakmak çalmaya başlamasalardı, çeteler kurmasalardı ne yeni bir Türk ordusu ortaya çıkabilirdi, ne de 30 Ağustos zaferinin güneşi doğabilirdi. Türk halkının, Türkiyeli halkların, büyük yığınlarıyla ayaklanması, büyük yığınlarıyla Büyük Millet Meclisini ve Mustafa Kemal’i desteklemesi, bizi esir bir millet olmaktan, yurdumuzu parçalanmaktan kurtardı. Ama sonra zaferimizin bu ana sebebi unutuldu, o zaferi sağlayan halk, Mehmetçik sözde pohpohlandı, işte her gün biraz daha ezildi, sömürüldü. 30 Ağustos zaferinin yemişlerini bir avuç para babasıyla bir avuç politikacı toplayıp yedi.
Sonunda iş oraya vardı ki, Mustafa Kemal bugün anıt kabrinden başını kaldırıp memlekete bir baksa, 1919 yıllarındayız sanacak. Memleketin limanları, tersaneleri, şehirleri, üsleri yabancıların işgali altında. Memleketin iç ve dış işlerinde son söz yabancıların. Ekonomimiz, kültürümüz yabancıların boyunduruğunda. Memleket, satılmış, küçük bir Lâtin Amerika Cumhuriyetleri gibi Amerikan emperyalizminin kulluğunda. Başımızdakiler, hangi partiden ve kim olurlarsa olsunlar, bağımsız bir devletin idarecileri değil, Amerikan elçisinin memurları.
30 Ağustos dolayısıyla yayınlanan demeçlerde, mesajlarda: “Türk ordusu, milletlerarası vecibelerini yerine getirecek” deniliyor. Türk ordusuna yüklenen bu milletlerarası vecibeler ne? Yurdumuzun millî bağımsızlığını koruyarak, millî kurtuluş savaşına girişmiş milletleri mânen olsun destekleyerek dünya barışını korumak mı? Hayır, ordumuzdan yerine getirmesini istedikleri milletlerarası vecibeler: NATO’nun, SENTO’nun kulluğunda bir ücretliler ordusu gibi, emperyalizmin emriyle, komşularımıza saldırmaya, bir atom harbinde kökümüzü kurutmaya, millî kurtuluş savaşları yapan halkları korkutmaya hazır olması… Babaları 30 Ağustos zaferini kazanan bir orduyu bu hâle getirdiler. Yine verilen demeçlerde, çekilen nutuklarda, yayımlanan mesajlarda: Ordumuz demokrasi rejiminin kurulmasında öncülük ödevine devam edecektir” deniliyor. Yani, 27 Mayıs hareketinde birkaç genç subayın: Köylüye toprak vereceğiz, işçiye grev hakkı tanıyacağız, hayat pahalılığını önleyeceğiz, tarafsız millî bir dış politikaya doğru gideceğiz filan gibi sözlerini, bugün hükümetin ve ordunun başında bulunanlar gerçekleştiriyor da, ondan dolayı mı ordu demokrasi rejiminin kurulmasında öncülük ediyor? Hayır! Tersine! Gürsel hükümeti ve orduda onun dayandığı komutanlar, sıkıyönetim altında seçim yapmak emrini veriyor. Toprak reformunun, grev hakkının sözünü etmiyor, halkseverleri, yurtseverleri çeşitli vesilelerle tutup sıkıyönetim mahkemelerine veriyor, hayat pahalılığını önlemeyi aklının köşesinden bile geçirmiyor ve ekonomik sıkıntımıza sebep diye de, kapitalistlerin Yassı Ada’da bulunmasını ileri sürüyor; diktatörlüğü kendi partisince bile açıktan açığa kabul edilen İsmet gibi adamları destekliyor. Peki, şu 27 Mayıs hareketi niye böyle çürüdü çabucak? Çünkü, o hareketi yapanların, hattâ en halkseverleri, ilericileri bile halka güvenmediler, halka dayanmadılar, halkı, eninde sonunda hor gördüler, hattâ halktan korktular. Unuttular ki, 30 Ağustos zaferi, Kuvvayı Milliyeyi halkın tutması, benimsemesi yüzünden gerçekleşebilmiştir. Unuttular ki, ordunun giriştiği ve halka dayanmayan bir siyasî hareket, er geç, ya bir asker diktatörlüğüyle sonuçlanır ya da emperyalizmin kulluğunu edenlerin ve gerici kuvvetlerin dayanağı olur. Tıpkı bizdeki gibi!...
30 Ağustos zaferinizi kutlarız sayın dinleyiciler. Türk halkının, Türkiyelilerin millî bağımsızlıklarına, insanca yaşama haklarına kavuşmaları için yeni bir 30 Ağustos gerek!…
30.8.1961, Bizim Radyo
Beşinci yıldönümümüz
Bizim Radyo’nun Beşinci Yıldönümü hepimize kutlu olsun
Bizim Radyo beşini bitirip altısına basmak üzere, Bizim Radyo, milletimizin, halkımızın dilidir: Hakkın, hakikatin dili. Bu dil, ateş bir kılıçtır, iç ve dış düşmanlarımızın başına indi ve inecektir. Milletimiz, halkımız, ne Ankara, ne İstanbul, ne İzmir, ne Erzurum radyolarının diliyle konuşuyor, halkımızın, milletimizin konuştuğu dil Bizim Radyo’nun dilidir.
Bizim Radyo, halkımızın, milletimizin kulağıdır. Hak ve hakikatin kulağı. İç ve dış düşmanlarımızın en gizli kapaklı kıpırtısını ilk önce o duyup işitti, işitiyor ve işitecektir. Köylümüzün, işçimizin, zanaatkârlarımızın, aydınlarımızın, yurtsever subay ve erlerimizin ve bütün yurtseverlerimizin hak, hakikat, hürriyet ve milli bağımsızlık, milli şeref için yaptığı ve yapacağı kavgaların ilk uğultularını Bizim Radyo’nun kulağı işitti, işitiyor ve işitecektir ilk önce.
Bizim Radyo, milletimizin, halkımızın gören gözüdür: Hakkın, hakikatin gözü. İç ve dış düşmanlarımızın en karanlık gecelerde kurduğu tuzakları ilk önce o gördü, görüyor ve görecektir. Milletimiz, halkımız, memleketi ve dünyayı, ne Ankara, ne İstanbul, ne İzmir, ne Erzurum radyolarının gözleriyle görür; halkımızın, milletimizin, en kimsesiz köylerimizden en kalabalık şehirlerimize kadar yurdun her karış toprağında olup bitenleri gören gözü, Bizim Radyo’nun gözüdür.
Bizim Radyo beş yıldır, ay yıldızlı bir al sancak gibi dalgalanıyor, dalgalanacak hak ve hakikat, hürriyet, sosyal adalet, demokrasi, kayıtsız şartsız milli bağımsızlık savaşlarımızın başında.
Menderes’in en korktuğu, en nefret ettiği ses Bizim Radyo’nun sesiydi, faşistlerin en korktuğu, en nefret ettiği ses Bizim Radyo’nun sesidir. Milletimizin, halkımızın kanını, canını, alın terini sömürenlerin, emperyalist sermaye uşağı para babalarının, toprak beylerinin, çiftlik ağalarının ilk ağızda boğmak istedikleri ses Bizim Radyo’nun sesidir. Başta Amerikan emperyalistleri olmak üzere, bütün emperyalistlerin, bütün harp kundakçılarının ilk ağızda susturmaya yeltendikleri ses Bizim Radyo’nun sesi.
Bizim Radyo bizi, demokrasi, sosyal adalet ve milli bağımsızlık için savaşa, milli birliğe çağırdı, çağırıyor ve çağıracaktır. Toprak reformu için, köylüye parasız toprak ve tarım araçları dağıtılması için en güçlü sesi kim yükseltti? Bizim Radyo… İşçi sınıfının bütün haklarının kayıtsız şartsız tanınması için en gür sesle kim haykırdı? Bizim Radyo… Esnafın, küçük tüccarın, memurun, aydının, milli sanayicinin haklarını kim büyük sesiyle savundu? Bizim Radyo… Hayat pahalılığına, meslek darlığına, ilaçsızlığa, açlığa karşı kim ilk önce yükseltti sesini? Bizim Radyo… İşçi sınıfının birliği, işçi-köylü kardeşliğinin gerçekleşmesi için ön safta haykıran hangi sestir? Bizim Radyo’nun sesi! Bu ses yalnız haykırmakla kalmadı, bu kulak yalnız işitmekle, bu göz yalnız görmekle kalmadı; demokrasinin, sosyal adaletin, tam milli bağımsızlığın hangi yollarla gerçekleşebileceğini de söyledi, gösterdi; söylüyor, gösteriyor ve söyleyip gösterecektir. Türk halkının vicdanı, hasretlerinin aynası, savaşlarının bayrağı olan Bizim Radyo, bir atom savaşında, Amerikan emperyalizminin kara gözleri için memleketin yanıp kül olmaması uğrunda da omuzlarına düşen görevi, kutsal ödevi yaptı ve yapacaktır. Bizim Radyo’nun sesi bundan beş yıl önce: bütün yurtseverleri, demokrasi, sosyal adalet, tam milli bağımsızlık ve dünya barışı için milli birliğe çağırdı. Bugün yine aynı savaşa çağırıyor. Bizim Radyo beş yıllık çalışmasının hesabını milletimizin önünde açık alınla veriyor. Bu hesap halkımızın beş yıllık savaşlarının da muhasebesidir.
Bizim Radyo’nun beşinci yıldönümü hepimize kutlu olsun.
23.3.1963 N.H.
AP iktidara geçerse işçilerimizin hâli ne olur?
Soru: Ha karma hükûmet kalmış işin başında, ha Adalet Partisi geçmiş hükûmete, hepsi bir değil mi Türk işçisi için?
Sorunun karşılığı: Bir değil.
Soru: Neden? Ha karma hükûmeti kuran partiler, ha Adalet Partisi, hepsi eninde sonunda patronların, büyük toprak beylerinin menfaatlerini korumuyor mu? Ha onların, ha ötekinin işçiden yana olabilecekleri düşünülebilir mi?
Sorunun karşılığı: Düşünülemez ama, işin bir amması var bugünkü durumda.
Soru: Neymiş bu işin amması?
Sorunun karşılığı: Beterin beteri diye bir söz vardır…
Soru: Yani AP geçerse iktidara, işçinin hâli daha mı beter olur demek istiyorsunuz?
Sorunun karşılığı: Evet.
Soru: Neden?
Sorunun karşılığı: Yıllarca yıllar boyu yaptığı savaşla Türk işçisi, 27 Mayıs hükûmet devirmesinden sonra kabul edilen Anayasayla kimi haklarını elde etti. Bu haklar daha da genişletilmeli, derinleştirilmelidir. Buysa, işçi sınıfının teşkilatlanması, sendikalarını, kendi partilerini kuvvetlendirmesiyle olur. Doğru mu?
Soru: Doğru, ama bu dediklerinin AP’nin iktidara gelip gelmemesiyle ilgisi ne?
Sorunun karşılığı: İlgisi büyük. AP dediğin eski Demokrat Partinin yeni adıdır. Demokrat Parti döneminde işçiye hangi haklar tanınıyordu bir düşün. Gösteri, yürüyüş yapabilirler miydi? Parti kurabilirler miydi? Sendika durumları ne hâldeydi? Hatırladın mı? Bugün Adalet Partisinde faşistlerin de iyice çöreklendiğini hesaba kat. Faşistlerin dünyanın her yerinde işçilere ne muamele ettiklerini de biliyorsundur herhâlde. Uzun söze ne lüzum var: Kavel grevinde Adalet Partisinin gazeteleri ne yazdı, unuttun mu? Yeni İstanbul, Son Havadis, Zafer: “İşçiler polislere taarruz etti” demedi mi? 18 Şubat tarihli Zafer gazetesi: “Dikkat tehlike. Kavel hadisesi bir tertiptir” diye yazmadı mı? Yani, bütün işlerinde karma hükûmete muhalefet eden Adalet Partisi, Kavel grevinde hükûmeti işçilere karşı kışkırtmadı mı? Bu bir tek örnek, bu adamların, bu faşistlerin iktidara geçerlerse ilk ağızda ne yapacaklarını ortaya koymuyor mu? İlk iş olarak işçi sendikalarını ya kapatacaklar, ya da onları kendi emirlerini körü körüne yerine getirecek hâle sokacaklar. İşçinin siyasi teşkilatlarını da kanla, zindanla boğacaklar. İşçi, gerçek sendikasız, partisiz kalırsa, gündeliklerinin artması, çalışma şartlarının düzelmesi için, doludizgin sömürülmemek için savaşmakta ne büyük zorluklarla karşılaşır, bunu yine işçi hareketimizin tarihi işçiye göstermiyor mu? Mecliste bir grev kanunu tasarısı var. Bugünkü hâliyle pek ahım şahım değil. Belki böyle de kabul edilecek. Ama bu kanunu, Mecliste kabul edilip yürürlüğe girdikten sonra da, düzeltmek, tamamlamak mümkün. Yeter ki işçi sınıfı bir yandan sendikalarını kuvvetlendirebilsin, bir yandan da siyasi hayata, kendi partilerinin bayrağı altında daha güçlü katılabilsin. Meclise kendi mebuslarını soksun köylü kardeşleriyle işbirliği yaparak. Bütün bunların gerçekleşmesi için de bugünkü Anayasanın hiç değilse bu hâliyle yürürlükte kalması, AP’lilerin, faşistlerin hükûmeti ele geçirip kanlı diktatörlüklerini kurmaması gerek. İşte bundan dolayı, son olaylarda Türk işçisi Türk gençliğinin yanındaydı ve yanındadır.
29.3.1963 N.H.
ZORLU
Fatin Zorlu, zorlu bir kişiye benzer. “Deyli Meyl” gazetesi muhabirine söylediklerinden de belli. Hani Amerikan, İngiliz kuvvetlerinin yalnız Lübnan’a, Ürdün’e değil, doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’ne saldırıp, en kısa yoldan Üçüncü Dünya Savaşı’nı açmamaları bizim Zorlu’nun pek zoruna gitmiş. Amerikalılarla İngilizleri, “Irak’ın da üstüne yürüyün, Mısır’ın da üstüne yürüyün” diye bizim Zorlu zorluyordu bayağı. O beyanatı okuduğum zaman adamcağızın aklından zoru var galiba diye düşündümdü. Ama biliyorum, hazretin zoru aklından değil, vicdanından, satılmışlığından, korkusundan. Niye vicdanından? Zerrece vicdanı olsa, Türk milletini bir atom harbinde, daha ilk ağızda, toptan yok olmaya sürer mi? Niye? Satılmışlığından. Eh, Zorlu’nun da, Menderes’in de Amerikalılara satılmamış olduğunu iddia edecek değilsiniz ya? Bunu memlekette bir “Zafer” gazetesi iddia ediyor. Yoksa bizim ağaların, küçük diktatörümüz başta, Amerika’ya kendileriyle birlikte memleketi de sattıklarını bilmeyen var mı? Gel gelelim korku meselesine. Eh, Zorlumuzun korkmak zorunda olduğunu kabul ediyorum. Nuri Said’in, Faysal’ın başına gelenler göz önünde. Hani bizim millet de, koca Türk milleti de, bıçak kemiğe dayanınca, Fatin beyden daha nice nice zorlu ağalarına hanyayı konyayı göstermiş. Yalnız bir ihtimal var: Halk, bu vatan millet hainlerine lâyık oldukları cezayı vermeden, herifler Amerika’da soluğu alabilir. Biliyorum, sevgili dinleyicilerimin arasında bazıları bana: “Dur yahu daha o güne vakit var, olayları zorluyorsun” diyecek. Sevgili dinleyiciler, bundan bir ay önce Iraklı yurtseverler de, “Nuri Saidlerin, Faysal’ın ve uşaklarının son saati yakındır” dediklerinde, onlara da inananlar azdı. Ama gördünüz. Ben bizim koca millete güveniyorum. Bir sabreder, iki sabreder, sonra… Sonrasını bildikleri için, Zorlular, Menderesler, milleti harpte kırdırmak istiyorlar ya… Sözümü uzattım, ama yarım dakika daha dinleyin beni. Hükûmete yakın çevrelerden duyduğuma göre, Amerika’nın, yani baş ağanın, İngiltere’nin, yani küçük ağamızın, Sovyetler Birliği, Hindistan ve Arap devletleriyle konuşmaya yanaşır görünmeleri Zorlu’nun da, Menderes’in de pek zoruna gitmiş. Hatta, Fatin Zorlu, Adnan Menderes’e: ‘Ne yapalım beyefendi, zor, oyunu bozdu’” demiş.
30.7.1958 Üstat
Teftiş
Sayfada saygıyla göze çarpsın diye
Koymuşlar fotoğrafı baş köşeye.
İzmirde, Kordonda, Memetleri teftiş.
Vakit öğle, hava sıcak, gün uzun belli!
Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş
ve sırmalı şapkasında eli
Kasap bıçağı gibi parlıyor keskin, geniş
ve küfredip sesini duyuyorum
Toprağıma tokat gibi inen adımlarının!
Türk paşası onbeş adım geride.
Yüzünü göremiyorum, gölgeli.
Belki alışmış uşaklığa,
Belki utanıyor, belki öfkeli.
Memetlere bakıyorum:
Dişleri kenetli, gözleri karanlık,
gözleri dikilmiş yere.
Sanıyorum yakındır, bir daha çıkamayacaklar
İzmirde, Kordon boyunda böyle teftişlere...
31.7.1962 N.H.
İşçilerimiz arasında komünist düşmanlığı
Komünist Partisi bizde kanun dışıdır. Türk komünistini kırk yıldan beri kovalarız. Yakalayıp işkence ederiz. Hapislere atarız. Ceza kanunumuzun 142'nci maddesi: “Bir sınıfın öteki sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak, yahut memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek veya devletin siyasi ve hukuki nizamlarını topyekûn yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır” der. İşte komünistlerimizi bu maddeye dayanarak eziyoruz. Siz bir sınıfın öteki sınıflar üstündeki hâkimiyetini kurmak istiyorsunuz, diyoruz onlara. Peki ama hangi sınıfın, hangi sınıflar üstündeki hâkimiyetini? Derebey, yahut kapitalistlerin işçi, köylü üzerinde hâkimiyet kurmasını mı propaganda ediyor komünistlerimiz? Elbette değil. Çünkü bizde toprak beyleriyle kapitalistlerin öteki sınıflar üstündeki hâkimiyeti, memleket içinde müesses iktisadi ve sosyal temel nizamdır. Ve komünistlerimiz, bu nizamı yok etmek propagandasıyla da suçlandırılıyor. Sözün kısası, 142'nci maddenin suç saydığı propaganda, komünistlerimizin Türkiye'de işçi sınıfının hâkimiyetini propaganda etmeleridir. Komünistlerimiz Türkiye'de yalnız işçi sınıfının hâkimiyetini mi propaganda ederler? Sosyalizmi eninde sonunda Türkiye'de kurmak Türk komünistlerinin büyük gayesidir, ama bugün yaptıkları propaganda Türkiye'de sosyalizmi kurma propagandası mıdır? Bütün bu sorulara verilecek karşılığı bir yana bırakıp 142'nci maddenin dediklerine dönelim. Bu maddeye göre, Türk komünisti, Türk işçisinin memlekette hâkim olmasını propaganda ettiği için, yakalanırsa, beş yıldan on yıla kadar cezaya çarpılır. Güzel. Bu madde, böylelikle Türk komünistlerinin, Türkiye işçi sınıfının en yüksek menfaatlerini savunduğunu resmen kabul ediyor. Türk komünistlerinden başka hiç kimse 142'nci maddenin zindanına düşmedi. Bu da bir gerçek! Bu kadar lafa lüzum kalmaksızın da, herkesçe bilinen şeyleri, bir kere daha tekrarladıktan sonra, asıl konuyu ele alacağım. İşçilerimiz gösteri yapıyorlar. Taşıdıkları dövizler arasında, bazen şöyle bir tabela da göze çarpıyor: “Biz komünist değiliz!”, yahut, daha da az rastlansa da: “Kahrolsun komünistler” ... Gösteriye katılan işçiler komünist olmayabilir, hatta aralarında bir tek komünist de bulunmayabilir. Ama ücretlerin yükseltilmesi için, grev hakkı için ve Amerikan şirketlerine karşı, lokavta karşı yapılan gösterilerde “Biz komünist değiliz”, “Kahro1sun komünistler”, filan gibi dövizler taşımanın, nutuklar vermenin faydası ne? Amerikalılara, patronlara dayanan hükümet, Türk komünistlerini, Türk işçi sınıfının hâkimiyetini kurmak istiyorlar diye yıllardır kovalıyor, hapse atıyor. Baskı altında, yahut polis korkusuyla, yahut polisin veya herhangi bir patron partisinin adamı bir idarecinin propagandasına kapılarak kendi kendilerinin öncülerini, Türk komünistlerini inkâr etmek; çıkar yol değildir işçilerimiz için. Çıkar yol değildir. Çünkü, hükümet ve patron, bir işçi gösterisinden, bir işçi toplantısından telaşa düşerse ve elinde imkânı da varsa, o gösteriyi, o toplantıyı, polis, jandarma, hatta ordu kuvvetiyle dağıtmaya kalkışır. İş bu kerteye geldiği zaman “Kahrolsun komünistler” tabelası para etmez, paratoner vazifesi görmez. Yok, hükümet ve patron, bir gösteriye şu veya bu sebepten saldırmayacaksa; yahut saldıramayacak hâldeyse, “Biz komünist değiliz” gibi dövizler var mı, yok mu, diye ilgilenmez bile... Gösterilere, toplantılara katılanlar arasında birçok komünist işçi de bulunsa, yeri ve zamanı gelmeden, “Biz komünistiz”, yahut “Aramızda komünistler de var”, yahut “Yaşasın Türk komünistleri” gibi dövizler taşınmasına da lüzum yok elbet. Ama yeri ve zamanı gelince böyle dövizlerin taşınması, böyle dövizlerin haykırılması şart olur.
İşçilerimizi komünist sözünden bile korkar bir hâle getirmek patronun, hükümetin, polisin istediği şeydir. Onlar da maksatlarına varmak için ellerinden geleni yapıyor. İşçi sınıfını diledikleri gibi sömürmek, işçi hareketimizin boynuna tasmayı geçirip dilediği yöne çekmek için hükümetin polisin, patronun, yalnız bizde değil bütün kapitalist memleketlerde, kurduğu tuzaklardan biri de; komünist düşmanlığıdır. Günden güne güçlenen işçi hareketimizin bu tuzağa düşüp düşmemesi yalnız işçi sınıfımızın değil, emekçi köylüsü, esnafı aydınıyla bütün halk sınıflarımızın kaderi üstünde etkili olacaktır.
15.8.1962 N.H.
Sorular-Karşılıklar
Türkiye işçi sınıfı politika ile uğraşmalı mı?
Soru: - Bir fıkra yazarı, Halk Partisini tutan bir gazetede, geçenlerde, şöyle konuştu köşesinde: “İşçiyi politikanın karanlık dehlizlerine itmek Türk işçisine asla fayda getirmez.” Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Sorunun karşılığı: - Politikanın karanlık dehlizlerinden kasıt, böyle karanlık dehlizler kurup buralarda, halkın sırtından har vurup harman savurmak işinde aslan payını almak için sömürücü sınıf partilerinin dalaşması ise, elbette ki, Türk işçisine bu politikaya alet olmak gerekmez. Mesela Halk Partisiyle Adalet Partisinin aralarındaki soyguncu iktidar kavgasına Türk işçisi niye katılsın? Öteki sömürücüler partileri gibi Halk Partisi de, Adalet Partisi de, işçinin can düşmanı olan insanların siyasi teşkilatlarıdır. Yok, fıkra yazarı, işçi sınıfı umumiyetle politikaya karışmamalıdır, demek istemişse, ki o yazının okuduğum tümünden o mana çıkıyor, başından büyük halt ediyor. Türkiye işçi sınıfı politikaya boylu boyunca katılacaktır ve katılıyor da. ''İşçiler politikaya katılmamalı'' demek, işçiler, sömürücü sınıflarının iktidarına karşı, eli kolu bağlı kalsınlar, sömürülmelerine karşı koymasınlar, demektir. İşçi sınıfının da tıpkı öteki sınıflar gibi kendi menfaatlerini güden ve savunan bir politikası vardır. İşçi sınıfı politikaya katılmasın demek, kendi politikasını yürütmesin, kendini soyanların politikasına boyun eğsin demektir. Politika deyince akla ne gelir? İçeride ve dışarıda memleket işlerinin tümüyle ilgili tutulan yollar gelir. Mesela, toprak beylerinin, ağaların toprak reformunu istememeleri onların politikasıdır. Buna karşılık emekçi köylülerin, işçi sınıfının, ilerici aydınların toprak reformunun istemeleri ve bu uğurda savaşmaları bunların politikasıdır. Mesela gerek toplu sözleşme ve sendikalar, gerek iş kanunlarının kuşa benzetilip de çıkartılmasını istemek ve bunun için elinden geleni yapmak, patronların, aşırı sömürücülerin politikasıdır. Bu kanunların, işçilerin bütün haklarını korur bir şekilde Anayasaya uygunlukla çıkması için savaşmak, işçi sınıfının politikasıdır. Demokratik hakları kendi işlerine gelecek derecede tanımak, bugün memleketimizdeki hâkim sınıfların politikasıdır. Tersine, demokratik hakların genişletilmesi için savaşmak, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi köylülerin, esnafların, ilerici aydınların politikasıdır. Büyük Millet Meclisine işçilerin girmesini önlemek,yahut işçilerdenmiş gibi görünüp, sömürücülerin düdüğünü çalacakları Meclise sokmaya çabalamak bir çeşit politikadır ve bunun işçi sınıfının politikasıyla, bu konuda, uzak yakın bir ilgisi yoktur. Misalleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.
Dış politika meselesi de böyledir. Mesela yabancı emperyalist sermayeyle birlik olup, ortaklık edip topraklarımızı NATO'nun, Amerikalıların atom rampası haline getirmek yolu ve tutumu bir politikadır ve sömürücü sınıflarımızın politikasıdır. Türk ordusunu emperyalizmin emrine vermek de onların dış politikasıdır. Hiçbir askerî pakta bağlanmamak, tarafsız, barışçı bir dış politika güdümünü istemek ve bu uğurda savaşmak işçi sınıfının ve bu sınıfla birlikte yürüyen emekçi köylülerin, esnafların, ilerici aydınların hatta emperyalist sermayeyle işbirliği yapmayan millî burjuvazinin politikasıdır. Türk silahlı kuvvetlerini yalnız Türk yurdunun savunulması için hazırlamak, emperyalizmin, Amerikalıların açacağı bir atom harbinde harcamamak, Amerikalıların emriyle, bir zamanlar olduğu gibi Kore'lere filan yollamamak Türk işçi sınıfının ve müttefiklerinin dış politikasıdır. Bu konuda daha yüzlerce örnek verilebilir. İşçilerimiz sendikaları içinde, iktisadi haklarını korumak için savaşırlarken bile politika yaparlar bilfiil. İş, bu politikayı, sendikaların yaptığı bu savaşı daha şuurlu bir şekline ulaştırmak için, sendikaların mesela Türkiye işçi Partisini desteklemesinde, köylü ise halktan yana aydınlarla, bütün ilerici güçlerle birlik kurabilmesindedir. Türkiye işçi Partisi elbetteki, kanun dışı edilen ve Türkiye işçi sınıfının en ilerici kanadı olan Türkiye Komünist Partisi demek değildir. Ama Türkiye İşçi Partisi şimdiye kadarki davranışlarıyla Türk işçi sınıfının politikasını savunduğunu göstermektedir. Sözün kısası Türk işçi sınıfı, bütün öteki sınıflar gibi politikanın dışında değildir, içindedir. Dehlizde değil, aydınlık ve kendi sınıf politikası içinde, yalnız kendinin değil bütün Türk halkının istekleri, hasretleri, hakları için politika savaşı yapmıştır ve yapacaktır.
22.8.1962 N.H.
Sorular - Karşılıklar
Tarım işçilerinin İş Kanunu kapsamına girmeleri ve işçi-köylü işbirliği üstüne
Soru: Hükümetin elinden gelse, İş Kanunu kapsamı içine işçileri de sokmayacak. Hükümet dediğiniz öyle bütün milletin, bütün sınıfların üstünde, zenginine fakirine aynı muameleyi yapan bir kurum değil ki. Bizde hükümet dediğimiz, devlet dediğimiz şey: Büyük ithalatçı ve ihracatçılarımızın, emperyalist yabancı sermayeyle işbirliği yapan yerli para babalarının, büyük çiftlik sahiplerinin, büyük toprak işletmecilerinin, köy ağalarının hükümeti. Yalnız şu koalisyon hükümeti değil, ondan öncekiler de, çıkardıkları kanunlarla, ekonomide politikada tuttukları yolla; işçiyi, emekçi köylüyü, esnafı, zanaatkârı, yabancı emperyalist sermayeyle ortaklık etmeyen yerli tüccarı, sanayiciyi bir kere olsun korumuş mudur? Korumuşsa bir tek örnek verin! Birtakım kanunları çıkarmışsa, o da yarım yamalak çıkarmışsa çalışanların lehine, mesela İş Kanununu çıkarmak istiyorsa, çıkaramamazlık edemiyor da ondan. Anayasada birtakım temel demokratik haklar tanımışsa, bu, bir yandan halkın, gençliğin baskısıyla oldu. Bir yandan da kodamanların arasındaki iktidar çekişmesini, soyguncu kanatlardan yalnız birisinin çıkarına daha çözümleyemediği için. Kaldı ki, bu temel haklar bir yığın antidemokratik kanunlarla kösteklidir. Bu köstekler halkı köstekliyor. Mesela hâlâ yürürlükte olan şu faşist 141 ve 142’nci maddelerin, para babalarını, büyük çiftlikçileri, köy ağalarını kösteklediği yok. Demek istiyorum ki, böyle bir devletin, hükümetin tarım işçilerini İş Kanunu kapsamına sokmak istememesine şaşmamalı. Şehir işçilerinin baskısı altında sendika haklarını, yarım yamalak da olsa tanıyan hükümet, mesela kuşa çevirmeye çalıştığı grev kanununu hâlâ çıkaramadı. Şehir işçileri, tarım işçilerine göre çok daha şuurlu, çok daha derli topludur. Tarım işçileri, ne de olsa, dağınıktırlar ve sanayi işçilerinin sınıf şuuruna ulaşmaktan henüz uzaktırlar. Hükümetin üstüne, gereği gibi baskı yapamıyorlar henüz. Bundan dolayı da, büyük toprak sahiplerinin, büyük toprak işletmecilerinin ve köy ağalarının da hükümeti olan hükümet, tarım işçilerinin, orta çağlardaki gibi, sömürülmesine aldırış etmiyor. Tersine, sıkılıp utanmadan; ''Tarım işçilerini de İş Kanunu içine sokarsak tarım ürünlerinin maliyet fiyatlan artar'' filan gibi laflar ediyor. Bununla demek istediği şu: Tarım işçileri de teşkilatlanırsa, grev filan yaparlarsa, kanun da buna izin verirse, büyük toprak beylerinin, köy ağalarının hâli nice olur? Tarım işçilerini, istedikleri gibi, nasıl sömürüp milyonlar kazanırlar?
Soru: İşçi sendikaları, tarım işçilerinin de İş Kanunu kapsamına girmesini istiyor, doğru mu yapıyorlar?
Sorunun karşılığı: Çok doğru. İşçilerimiz için tarım işçilerinin de teşkilatlanması, siyasi şuurlarını yükseltmeleri bir ölüm kalım işidir bizde. Bizim memleket bir tarım memleketidir. Çoğunluk emekçi köylüdür. Bu emekçi köylülerle birlik olunmadan memleketimizde demokrasinin gelişmesi, ekonomik kalkınmanın sağlanması, katkısız milli bağımsızlığımızın gerçekleşmesi imkânsızdır. İşçilerimiz, mutlaka, emekçi köylülerimizle işbirliği etmelidir. Düşmanları aynı düşmanlardır, haklarını tanımayan hükümet aynı hükümettir. Çoğu birbirine bağlı aynı sömürücüler tarafından sömürülmektedirler. Gerçek, barışçı, dış politikada tarafsız, halkın yararına işler bir demokrasinin kurulması amaçları da aynıdır. Emekçi köylülüğün en ezilenleri tarım işçileridir. Tarım işçileri çoğunluklarıyla işçi sınıfının bir parçasıdır. Bunları teşkilatlandırmak, bunları İş Kanunu kapsamı içine sokmak, sömürücülere karşı tarım işçileriyle birlikte savaşmak, emekçi köylülükle işçi sınıfımızın arasındaki işbirliğini, kardeşliği gerçekleştirecek en sağlam köprülerden biridir. Tarım işçilerinin haklarını savunan sanayi işçileri kendi haklarını savunuyor demektir.
23.8.1962 N.H.
Sorular – Karşılıklar
Seyfi Demirsoy’un maskesi düştü
Soru: Türk-İş Konfederasyonu bir genelge yayınladı, biliyorsunuz. Bu genelgede, özellikle şunları söylüyor: “Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu, adı ne olursa olsun, bütün siyasi partiler karşısında tam bir tarafsızlık prensibi içinde çalışma kararındadır. Bilhassa bundan böyle, teşkilatımız mensuplarının şahısları adına yapacakları siyasi faaliyetlerinde daha hassas davranarak bu faaliyetlerini sendikacılık çalışmalarından ayırmalarını ve sendikalarımızın hiçbir suretle siyasete vasıta kılınmamasını ehemmiyetle rica ederiz.” Türk-İş Konfederasyonunun bu genelgesine ne diyorsunuz?
Sorunun karşılığı: Kepazeliktir, diyorum. İşçi sınıfına düşmanlıktır, hainliktir diyorum. Başka ne diyebilirim. Bir kere şu söze bakın: Türk-İş Konfederasyonu, adı ne olursa olsun, bütün siyasi partiler karşısında tam bir tarafsızlık prensibi içinde çalışma kararındadır. Bu kararı veren kim? Hangi kongrede böyle bir karar alınmış? Bu karar, Konfederasyon üyeleri işçilerin kararı mıdır? Yoksa Seyfi Demirsoy başta olmak üzere birkaç idarecinin aldığı karar mı? Demek ki, Türk-İş Konfederasyonu, yani işçi sınıfının bir teşkilatı, Halk Partisi, Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi filan gibi, patronların, sömürücülerin partilerine karşı da; Türkiye İşçi Partisine, Türkiye Komünist Partisine karşı da, yani doğrudan doğruya işçi sınıfının partilerine karşı da, tarafsızlık, hem de tam bir tarafsızlık prensibi güdecek? Yani Türk işçisi için ha patronlar, sömürücüler ve onların politikacıları, ha işçi sınıfının menfaatlerini güdenler, hep bir! Öyle mi? Yani patronla, sömürücüyle; o patrona, sömürücülere karşı işçi sınıfının hakları uğrunda dövüşenler arasında fark yok mu? Böyle bir şeyi ancak işçi sınıfını patrona satanlar, yahut satmaya hazırlananlar söyleyebilir. Dahası var. Genelgede: “Teşkilatımız mensuplarının yapacakları siyasi faaliyetlerinde daha hassas davranmaları lazımdır” deniyor. Bundan kasıt, işçilerin siyasi faaliyetlerinde Halk Partisine, Adalet Partisine ve emsali sömürücüler partilerine alet olmamaları mı? Bu cümleyi, yukarıdaki cümleden sonra, böyle yorumlamak için, işçi, şu Çelikbaş’ın iftirasındaki gibi, pek bilgisiz olmalı! Bu genelge, birtakım sendikacıların, sendikacılığı kendilerine alet edenlerin, hele Seyfi Demirsoy’un yüzündeki maskeyi düşürmüştür.
Soru: Seyfi Demirsoy’un 1957 seçimlerindeki Halk Partisi İstanbul listesinden adaylığını koyduğunu biliyor musunuz?
Sorunun karşılığı: Bilmez olur muyum? Bunu bilmeyen var mı? Seyfi Demirsoy İstanbul Halk Partisi listesinden mebus adaylığını koyduğu zaman Türk-İş Konfederasyonunun içindeydi, sendikacıydı. Demek Halk Partisi gibi, işçi sınıfının hiçbir hakkını tanımamış bir patron partisinin mebusu olmaya kalkışmak partiler karşısındaki tarafsızlık prensibini bozmamış. Dahası var: Seyfi Demirsoy Türkiye Çalışanlar Partisinin kurulmasını da açıkça desteklemedi mi? Bu parti kurulamadıysa, işçiler onu tutmadığı için kurulamadı. Çünkü bu partinin birtakım yöneticileri, sömürücü partilerin kuyruğundaydılar. Demek, Çalışanlar Partisini desteklemek de, tarafsızlık prensibini bozmuyor!
Tarafsızlık prensibini bozan şey, Türkiye İşçi Partisini, yahut, kanun dışı olan Türkiye Komünist Partisini desteklemek. Bu iki işçi partisi arasında elbetteki fark var, ama ikisi de Türkiye işçi sınıfının partileridir. Seyfi Demirsoy, Türk-İş Konfederasyonunun işçi partilerini desteklemesini istemiyor. Bu emri kimden aldı? Geçenlerde Batı Berlin’de, Dünya Hür Sendikaları Birliğinin toplantısına katıldıydı. Bu birlik, bilindiği gibi, Amerikan ve İngiliz sarı sendikalarının ve liderlerinin kulluğundadır. Seyfi Demirsoy emri Amerikalılardan mı aldı? Türkiye işçi sınıfı bir kalkınma hamlesi yapıyor. Bu hamleden, ABD emperyalist sermayesi başta olmak üzere Batı Alman emperyalist sermayesi filan da tedirgin. Bazı sendikacılar, bu arada Seyfi Demirsoy ikide bir: “Biz sermaye düşmanı değiliz. Sınıf kavgası taraftarı değiliz” filan demekle bu efendilerini yatıştırmak istiyorlar. Türkiye işçi sınıfının hamlesi kösteklenmek isteniyor. İçimizde düşman var. Türk işçisi gözünü aç!..
- Fatih Aydın
