Mecliste yaşanan sert tartışmalardan sonra kabul edilen 18 maddelik anayasa değişikliği yasa tasarısının, Cumhurbaşkanı'nın onaylaması ve YSK'nın referandum tarihini netleştirmesinden sonra 16 Nisan'da yapılacağı artık kesinleşti. Propaganda dönemi yasal olarak 16 Şubat'ta başladı ama hemen hemen her platformda bu yasa tasarısına dair lehte ve aleyhte propaganda çoktan başladı bile. Hem yazılı, hem görsel medyada, bunun yanında özellikle sosyal medya platformlarında bir hayli sert tartışmaların yaşandığına tanık oluyoruz.
Bu tartışmaları olabildiğince takip etmeye ve olabildiğince müdahil olmaya çalışan biri olarak, tartışmalara dair gözlemlerimi bir yazıyla paylaşma ve özellikle benim de dahil olduğum hayır cephesinin bu süreçte nasıl tavır alması gerektiği noktasında fikirlerimi belirtme ihtiyacı hissettim. Aslında bir süredir, facebook, Instagram ve Twitter üzerinden, kendi ürettiğim afiş benzeri bazı görseller ve bunların üzerine yazdığım birkaç tümcelik sloganlarla görüşlerimi paylaşıyorum ama bu paylaşımlarıma gelen bazı yorumlardan sonra anladım ki derli toplu genel bir yazıya da ihtiyaç var. Çünkü, gözlemlediğim kadarı ile ne yazık ki, hem hayır, hem de evet cephesinde yer alan pek çok insan, değişiklik maddeleri noktasında yeterli donanıma sahip değil. Özellikle tartışmanın ya da kamplaşmanın kişi olarak başta Sn Cumhurbaşkanı ve parti olarak da ağırlıklı olarak AKP CHP tartışması üzerinden yürüdüğünü, asıl tartışılması gereken sistem sorununun, ya da bu sistemin uzun vadede bu ülkenin başına nasıl sorunlar açabileceğinin pek tartışılmadığını görmek hayli üzücü. Oysa, meselenin bir parti ya da kişi meselesi değil, ülkemizdeki yarım yamalak burjuva demokrasisi ve olası bir açık faşizm arasındaki tercih meselesi olduğunu önce kendimiz anlamak ve sonra da kitlelere anlatmak zorundayız.
Bu kısa girişten sonra yazıma, yazımın başlığına uygun bir çerçevede, yani biz Sosyalistlerin meseleye bakış açısı ve referandum sürecindeki taktik ve stratejilerinin ne olması gerektiğine dair görüşlerimi paylaşarak devam edelim dilerseniz. Öncelikle biz kimiz? Nihai hedefimiz nedir? Hedefe giden yolda baş çelişki ve baş düşman tahlilimiz nedir? Ve bu tespitlerden sonra ittifakımız kimlerdir? Bu sorulara verilecek doğru yanıtlar, hem kısa vade de, yani dönemsel politikalarımızın başarısında, hem de nihai hedefimize giden yolda başarılı olup olamamamızı da belirleyecektir kuşkusuz.
Biz Kimiz?
Bizler, sınıflı toplumların oluşmasıyla beraber, tarih boyunca ezilenden, sömürülenden, yani emekten bağımsızlıktan, özgürlükten yana tavır almış olan ilericileriz. Sanayi devriminden sonra iyice keskinleşen ve belirginleşen emek ve sermaye çelişkisinde, emekten yana tavır koyan ve zaten bizatihi kendimiz de büyük oranda emekçi olan sosyalistleriz. Daha da belirginleştirirsek, üretim araçlarını kişisel mülk olmaktan çıkarmak isteyen, daha doğrusu o araçların bir emekçi iktidarı öncülüğünde emeğin eline geçmesini arzulayan ve üretimi bireylerin karı için değil, o ülke insanının, hatta tüm insanlığın yararına şekillendirmek için uğraşan devrimcileriz. Büyük usta, vatan şairi Nazım Hikmet'in Şeyh Bedrettin destanındaki dizelerinde bahsettiği gibi, Yarin Yanağından Gayrı, Her Yerde, Her Şeyde, Hep Beraber diyenleriz. Demiri oya gibi işleyebilmek, sulardan ağı birlikte çekebilmek ve ballı incirleri hep beraber yiyebilmek isteyen sosyalistleriz.
Kazanılmış mevzileri korumak
İlkel komünal toplumdan sonra köleci toplumdan başlayarak, çağımızda yaşadığımız kapitalist emperyalist sisteme gelene kadar insanlık büyük acılar yaşadı ve tarih bu süreç içinde her dönem ezen ve ezilenlerin, sömüren ve sömürülenlerin mücadelesine tanıklık etti. Ve büyük bedeller ödenerek yaratılan her mücadele günümüze belli kazanımlar elde ederek geldi. Bugün görece olarak kullandığımız bir çok kazanılmış hak, geçmişte verilen büyük insanlık mücadelesinin bir yansımasıdır aslında. Bizler de bu kazanımları daha ileriye, yani insanın insanı sömürmediği, gülün gül ile tartıldığı, sınıfsız sömürüsüz bir düzene, yani sosyalizme taşımak için bir mücadele veriyoruz. Dolayısı ile bugün elimizdeki mevzilerin, geçmişte verilen kan ve can bedeli mücadelelerin bir ürünü olduğunun bilincindeyiz. Bu yüzden bu mevziler çok ama çok değerlidir. Bu mevzilerden en önemlileri, burjuva demokratik devrimlerin kazanımlarından olan parlamanter sistemdir, meclistir, sendikadır, grev hakkıdır, yargı bağımsızlığıdır vb. Hiç kuşku yok ki, yukarıda da bahsettiğim gibi, bu saydığım kazanımlar nihai hedefe giden yolda sadece birer ara kazanımlardır ama bir taraftan da kaybedilmemesi gereken önemli mevzilerdir. Yani biz devrimciler, sosyalistler, bir anlamda burjuvanın siyasi arenasında yaşanan diye tanımlayabileceğimiz bazı siyasal gelişmelere, ya da burjuvazinin kendi arasındaki çatışmalara, bize ne, biz bunlardan değiliz diye burun kıvıramayız, kayıtsız kalamayız. Çünkü tarihsel süreç içinde ileriye yönelik kazanılmış ya da kazanacağımız her mevzi, ya da egemen sınıfların kendi aralarındaki kavgada oluşabilecek her çatlak, bizi nihai hedefimize yakınlaştırması açısından çok değerlidir. Dolayısı ile kazanılmış bir hakkı, bir mevziyi korumak için, ileride karşı karşıya geleceğimiz bazı kuvvetlerle, dönemsel olarak bir cephe içinde bulunma durumu olması çok doğaldır. Belli dönemlerde, baş çelişkiyi yakalamak ve baş düşmanı doğru tahlil ederek, hedefi küçültüp cepheyi geniş tutabilmek devrimci bir başarıdır, bir öncülük, önderlik becerisidir. Tabi burada esas olan, kuyrukçu ya da öncü olma noktasındaki tavırdır. Oluşan bu geniş cepheye yön verebilme, öncülük edebilme beceriniz varsa, bu devrimin, sosyalizmin başarısı hanesine yazılır.
İttifaklarımızı nasıl belirleyeceğiz?
Yukarıda da bahsettiğim gibi, esas mesele nihai hedefimizi ve bu süreçte baş düşmanımızı doğru belirlemektir. Yine yukarıda bahsettiğim üzere, içinde yaşadığımız emperyalizm çağında hiç kuşku yok ki baş düşmanımız emperyalizmdir ve bu süreçte bize düşen, emperyalizmle çelişkisi olan tüm ara güçleri, işçi sınıfının ve onun öncü partisinin önderliğinde birleşik bir mücadeleye sevk edebilmektir. Aslında temel sloganımız olan Bağımsızlık Devrim ve Sosyalizm sloganındaki bağımsızlık vurgusu, tam da anti emperyalist mücadeleye yapılan vurgudur. Bağımsızlık mücadelesi de sadece sosyalistlerin ya da işçi sınıfının meselesi değil, o ülkedeki tüm vatanseverlerin meselesi olduğu için, bu aşama aslında bize çok geniş bir manevra alanı da sunmaktadır. Esasen önceliği emperyalizmle mücadele olmayan hiç bir yapı da, kendisini sosyalist ya da devrimci olarak tanımlama hakkına sahip değildir. Hele öyle veya böyle, açık ya da gizli emperyalizmle bir uzlaşma, bir dirsek temasında ise, bırakın sosyalist ya da devrimci olmasını, o yapı kesinlikle karşı devrim safındadır. Ve ne yazık ki ülkemizde kendisine sosyalistim diyen ama bu tarife uyan, yani bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin bölge politikalarına alet olan birçok yapı vardır.
Doğru tutuma günümüzden bir örnek...
1980 öncesi, kısa bir dönem de olsa TKP saflarında bulunan, İGD'nin bir bölgesinde sorumluluk üstlenen bir sanatçı olarak, 29 Ocak 2017 tarihinde, TKP geleneğinin günümüzdeki gerçek temsilcisi TKP 1920'li yoldaşların düzenlediği 15'leri, yani Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve yoldaşlarını anma toplantısına katıldım ve toplantı sonrası mini bir dinleti sundum. Salonda asılı olan büyük bir pankartta yazılı olan slogan son derece önemliydi ve aslında bu yazı ile anlatmak istediğim görüşlerimin üç kelimelik özetiydi diyebilirim. Neydi o üç kelimelik slogan? Şuydu; "VATAN, CUMHURİYET, EMEK"... Yani emparyalizme karşı Vatan, gericiliğe karşı Cumhuriyet ve sömürüye karşı Emek. İşte bugün Türkiye'li, hatta gelişmekte ve emperyalizmin tahakkümünde olan tüm ülkelerin sosyalistlerinin mücadele çizgisini özetleyen slogan budur bence. Önceliğin vatan olması son derece önemli çünkü ben bugüne değin tüm yazılarımda hep şunu vurguladım; Eğer üzerine ayağınızı basacağınız özgür bir vatanınız yoksa, savunduğunuz ideoloji her ne olursa olsun hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu, kirada oturan kalabalık bir ailenin fertlerinin evin içinde oda kavgası yapması gibi bir şey. Evin sahibi değilsen, hangi odada yatacağının ne önemi var, önce o evin sahibi olman lazım.
Cumhuriyetin kazanımlarını sahiplenmek
Kemalist devrimin emperyalizmin ve feodalizmin karşısındaki kazanımlarını savunmak günümüz sosyalistlerinin görevidir. Kurtuluş savaşı sürecinden başlayarak bu ülkenin sosyalistleri, emperyalizmin ve feodalizmin karşısındaki her ileri hamleyi desteklemiş ve bir kazanım olarak görmüştür. Yine, büyük usta, büyük şair Nazım Hikmet'ten örnek verecek olursak, bu ülkenin kurtuluş savaşı tarihini bir sanatsal eserle en iyi anlatan, yani kuvai milliye destanını yazan kişinin komünist bir şair olması bile, tek başına çok şey anlatıyor aslında. Bu ülkede komünistler, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren çeşitli baskılara maruz kalmalarına rağmen, yukarıda bahsettiğim gerekçelerle, Cumhuriyetin tüm ilerici uygulamalarının yanında yer almışlar ve o mevzileri, daha ileriye sıçrama yapma noktasında önemli kazanımlar olarak görmüşlerdir. Özellikle 1946 dan sonra güç kazanmaya başlayan Amerikancı karşı devrim, Cumhuriyet devrimlerinin kazanımlarını tek tek yok ederken, buna en çok direnen ve karşı gelen yine Türkiye'nin sosyalistleri olmuş ve büyük bedeller ödemiştir. Özellikle 1980 Amerikancı faşist darbe sonrası uygulanan ekonomik politikalarla, bu ülkenin göz bebeği KİT'ler birer birer emperyalizme peşkeş çekilirken, bunun karşısına en önde yine Sosyalistler dikilmişlerdir. Hiç bir dönemde, kardeşim bize ne, bunlar bizim fabrikalarımız değil ki, ha bu kapitalist devletin olmuş, ha emperyalist şirketlerin eline geçmiş dememişlerdir. Gerçi bunu böyle yorumlayan ve dillendiren sol örgütlerde oldu bu ülkede ama gerçek sosyalistlerin tavrı, hep kazanımları koruma noktasında olmuştur. Çünkü biliyoruz ki, her ülkede devrim ve sosyalizm, o ülkenin ekonomik, kültürel, siyasal, tarihsel ilerici birikimi üzerinden şekillenecek ve gerçekleşecektir ve zaten bunu anlamayan ve pratiğe indirgemeyen hiç bir sosyalist yapının da, işçi sınıfını ve onun devrimlerdeki müttefiki olan ara sınıfları örgütleme, onları seferber etme ve tabi dolayısı ile Türkiye devrimine önderlik etme şansı yoktur.
Parlamenter sistemi ve bağımsız yargıyı sahiplenmek...
Bu ara başlıkla aslında yavaş yavaş esas gündeme doğru geldiğimi de anlamışssınızdır sanırım. Evet, parlamenter sistem bu ülkenin neredeyse 150 yıl önce kazanılmış önemli bir geleneğidir. Bu parlamento öz itibarı ile her ne kadar burjuvazinin parlamentosu olsa da, oraya giren milletvekilleri sınıfsal karakter olarak genellikle egemen sınıfı temsil etse de, zaman zaman emekçileri temsil eden vekillerin de o parlamentoya girebildiğine, o kürsüleri emekçi kitlelerin yararına kullanabildiğine tanık olduk. Özellikle geçmişteki TİP (Türkiye İşçi Partisi) deneyimi son derece önemliydi. Günümüzde de, özellikle CHP listelerinden meclise giren emek dostu, sendikacı vekile rastlamak mümkün olabiliyor. Aslında demem o ki, sistem içindeki tüm kurumsal yapılar da dahil, burjuvazinin parlamentosunu da, yeri ve zamanı geldiğinde, emekçilerin kürsüsü, devrimim kürsüsü olarak kullanabilme becerisini gösterebilmeliyiz. Parlamentoyu nihai bir çözüm olarak görme yanlışlığına kapılmadan, orada emekçi halk aleyhine çıkarılmak istenen yasaları, buna dair çalışmaları geniş kitlelere teşhir etme ya da çıkarılan emek düşmanı yasaya karşı bir kamuoyu oluşturma noktasında parlamentoyu bir kürsü olarak kullanmanın seçeneklerini yaratabilmeliyiz. Parlamentonun bu anlamda nasıl kullanılacağına dair fikir edinebileceğimiz en önemli ve bana göre en tarihsel yapıt; Lenin'in "Sol, Komünizmin çocukluk hastalığı" adlı kitabıdır. Bu kitabı her devrimcinin mutlaka okuması gerekir. Lenin'in, 1905 demokratik devrimi öncesi yazdığı kitaplar ve o yapıtlarında mücadeleye dair ön gördüğü taktik ve startejiler ile, 1905 ten sonra yazdığı kitaplarda vurguladığı mücadele yöntemleri bambaşkadır. İşte bu yüzden bu durumu "Somut koşulların somut tahlili" olarak vurguluyoruz. Lenin'in "Sol, komünizmin çocukluk hastalığı" kitabında parlamentoya dair yaptığı değerlendirme son derece önemlidir. Yanılmıyorsam, 1917 devrimine sadece aylar varken, Lenin'in Bolşevik Partisi seçimlere girmiş ve büyük başarı kazanmıştır. Avrupa'nın bir çok ülkesinde kendisini radikal sol olarak tanımlayan bir çok yapı, bu durumu eleştirmiş, Bolşevikleri ve Lenin'i, parlamenterist, reformist olmakla suçlamıştır. Ancak bahsi geçen kitap ta Lenin; O dönem, eriştiğimiz güç, kitlesellik, örgütlülük ve ülkedeki devrimci durum itibarı ile parlamentoyu en çok bizim reddetme durumumuz varken biz bunu yapmadık ve seçimlere, dolayısı ile parlamentoya girdik ve parlamento ile sokağın mücadelesini ördük tarzında şeyler söyler. (Bire bir ifade böyle değil tabi ancak benim çıkarttığım sonuç itibarı ile öz olarak anlatılmak istenen budur). Ve bu sürecin sonunda, donanma askerlerinin bile neredeyse çoğunun Bolşeviklere oy verdiği ortaya çıkar ve zaten devrim anında da, Krenski'nin kışlık sarayını donanma askerleri basar. Bu örnek, burjuva parlamentosu da olsa, parlamentonun, ya da parlamenter sistemin mücadeledeki önemini vurgulamak açısından önemlidir.
Bu yüzden, parlamentomuz 1950 li yıllardan itibaren yavaş yavaş karşı devrimin eline geçse de, oraya girenlerin belirlenmesinde ülkemizde oluşturulan CIA güdümlü kontrgerilla yapılanmasının rolü olsa da, süreç içinde yaşanan askeri darbeler sonucu yapılan anayasalarla halktan, ya da gerçek anlamda halkı temsilden gittikçe uzaklaşan bir parlamento durumunda olsa da, şu an ki mevcut parlamenter yapıyı, getirilmek istenen yeni sistem karşısında yine de kaybedilmemesi gereken bir mevzi olarak görmek, yani 16 Nisan'da bize dayatılan referandumda, getirilmek istenen yeni sisteme göre bizim açımızdan daha ileri bir mevzi olan mevcut meclisin yetkilerinin önemli bir bölümünün tek kişiye verilmesi operasyonunun önüne set çekmek zorumundayız.
Referandumda yapacağımız Hayır kampanyasında neleri öne çıkarmalıyız?
Öncelikle meselenin bir kişi ya da bir parti meselesi değil, ülkenin geleceğini, özellikle de bu ülkedeki emekçi halkları yakından ilgilendiren bir sistem, hatta bir rejim sorunu olduğunu vurgulamak zorundayız. Bugün kitlelerin büyük bir bölümü, meseleye Tayyip Erdoğan başkan olsun mu olmasın mı meselesi üzerinden bakıyor ne yazık ki. Oysa getirilmek istenen bu sistem ülkeyi felakete, diktatörlüğe, faşizme götürecek bir sistemdir. Eğer referandumdan evet çıkar ise en başta kuvvetler ayrılığı ilkesi büyük yara alacaktır. Bağımsız ve tarafsız mahkemelere vurgu yapan değişkliğin birinci maddesi, sadece kulağa hoş gelen bir temenniden ibaret kalacaktır, neden? Anayasa mahkemesinin bir kısmını seçilen başkan ve bir kısmını da, başkan seçildiğine göre, meclisteki çoğunluğu almış olan başkanın mensubu olduğu partinin milletvekilleri belirleyeceği için, o mahkemenin bağımsız ve tarafsız olabileceğini düşünmek gerçekten saflık olur.
Ayrıca bu yasanın en anti demokratik yanı da, bundan böyle hükumetin meclisteki seçilmiş milletvekillerinden değil de, başkanın belirleyeceği meclis dışındaki atanmış kişilerden oluşacağıdır. Sürekli milli iradeye, sandığa, seçilmişlere vurgu yapan AKP kurmayları, getirmek istedikleri bu değişiklikle, seçilmişleri dışlayıp, atanmışlardan hükumet kurmak istiyor. Bu ise, elli milletvekili, yaklaşık kırk bakan, yani 90 ya da 100 kişinin daha beş yıl boyunca bu devletten maaş alması anlamına gelir. Tabi bu maaş miktarı Türkiye'de başka alanlarda gerçekleşen israfların yanında devede kulak bir anlamda ama yine de bizim bu referandum sürecinde, halka propaganda amaçlı kulanmamız gereken bir argüman diye düşünüyorum. Bir de başkana sayı, sınır belirtilmeden başkan yardımcısı atama yetkisi verilmiş. Ya çok sayıda başkan yardımcısı atayacağım derse? O zaman bu milletin vergilerinden oluşan devlet bütçesi, bu atanmış başkan yardımcılarına da bol keseden dağıtılacak demektir.
18 yaş meselesi ise ayrı bir sorun tabi. Yanlış anlaşılmasın, bizim o yaştaki gençlerimiz arasında, bugün parlamentoda göev yapan milletvekillerinden daha donanımlı, daha birikimli gençlerimiz var elbette. Ancak burada mesele bu değil. Aslında bu da bana bir kandırmaca gibi geliyor. Milletvekili olabilmek için askerlikle ilişiği olmamak gibi bir madde var sanırım. O yaşta ki çocuğun askerlik sorunu hallolmuş değil ki, bu durumda nasıl aday olacak? Hadi aday oldu diyelim. Geçen seçimde AKP ve CHP nin aday adaylarından başvuruda istediği para 5 bin TL idi. Muhtemelen 2019 da bu rakam daha da artacak çünkü araştırdım, ondan önceki dönemde de 3 bin TL imiş. Muhtemelen üstüne yine ez 2 bin tl daha biner. Hadi bunu da geçelim ve diyelim ki aday adayı olmak için gerekli olan parayı buldu ve aday da oldu. Bir seçim kampanyası yürütmek kolay bir iş mi? Onca afişi, bildiriyi hangi parayla bassın ya da seçim bürolarını hangi parayla tutsun bu genç? Aslında bana göre buradaki planı ya da gerçek niyeti Sn Cumhurbaşkanı sarayda yaptığı bir konuşmasında deşifre etti ve dedi ki; Yahu onunda kolayı var, askerlikten muaf tutarız olur biter. İşte bu söylem buradaki, yani getirilmek istenen bu değişiklik maddesindeki gerçek niyetin söze dönüşmüş halidir arkadaşlar. Yani bu madde aslında birilerinin çocuklarını ya da torunlarını vekil yapma, hatta askerlikten kaçırma maddesidir bence ve eğer evet çıkarsa ( Ki kesinlikle HAYIR çıkacak) bunu hep beraber yaşar ve görürüz.
Ancak burada bizlerin propaganda çalışmalarımızda öne çıkarmamız gereken en önemli konu, başkanın meclisi fesih, belli durumlarda ohal ilan etme ve ohal durumunda ülkeyi kanun hükmünde kararnameler ile yönetme yetkisidir. Ne diyor maddenin birinde; Terör olayları ya da doğal afetler veya ülke güvenliğini tehdit edecek durumlar oluştuğu zaman başkan OHAL ilan edebilir. Peki sürekli terör olaylarına maruz kalan güzel ülkemde, ya da ileride yaşanacak büyük emekçi hareketlerinde, veya herhangi bir doğal afet durumunda başkan OHAL ilan ettiğinde ve ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetmeye başladığında, mesela bir sabah kalkıp, kıdem tazminatını kaldırdım dediğinde ne olacak? Ya da özellikle milliyetçi duyarlılığı olan yurttaşlarımız için bir örnek verecek olursam; Yine OHAL yetkisini kullandığı bir dönemde başkan, bundan böyle valileri de halk seçecek ve birkaç ilin valiliğini birleştirerek bölge valiliği yapacağım derse ne olacak? Tabii ki fiilen eyalet sistemine geçilmiş olur. Peki böylesi ve benzeri uygulamaları kim engelleyebilir? Yasal olarak hiç kimse. Çünkü bunu engelleyecek olan tek yasal kurumu, yani Anayasa Mahkemesini de zaten büyük oranda başkan şekillendirmiş olacak. Bence milliyetçi tabanda bulunan samimi dürüst emekçi ve yurtseverlere yönelik propaganda amaçlı kullanacağımız en güçlü argüman budur. Aslında şöyle bir tehlike de var tabi. Ohal ilan edebilmek için bizzat devlet eliyle provakasyonlar yaratılmayacağının garantisi var mı? Daha bir kaç yıl önce Suriye'ye müdahale için, oradan Türkiye'ye birkaç füze atalım diyen provakasyon haberleri yansımadı mı medyaya? Çıkarılacak küçük çapta bir orman yangınını bile OHAL gerekçesi gösterip pekala meclisin zaten kısıtlanmış olan yetkileri toptan başkana devredilebilir. Ve bu yetkiyi alan tek adamın KHK'larla neleri yapabileceğini düşünmek bile ürpertiyor insanı. Daha geçenlerde kar lastiği için bile KHK ile düzenleme yapıldı bu ükede, unutmayalım.
Aslında 18 maddeyi de tek tek okuyan ve anlayan hiç bir yurttaş bu referandum da evet oyu vermez bana göre. Bütün mesele tartışmayı kişi ya da parti meselesinden çıkarıp, sistem tartışması platformuna çekebilmektir. Bizler de burada meseleye sınıfsal temelde yaklaşıp, tüm partilerin tabanında bulunan emekçileri kucaklayan bir anlayış içinde olmalıyız. Bu anayasa değişkliğinin hiç bir maddesinin emekçi hakları açısından bir şey getirmediğini, tam tersine olası grevleri yasaklama, hukuksal anlamda zaman zaman alınan yürütmeyi durdurma kararlarının bir daha alınamamasını sağlama, çıkarılacak bir KHK ile kazanılmış haklardan geriye gitme noktasında zemin hazırladığını ısrarla anlatmalıyız.
Burada özellikle seçimlerde akp ye oy vermiş emekçi kitlelerle konuşurken meselenin Recep Tayyip Erdoğan meselesi olmadığını ısrarla vurgulamalıyız. Hadi bugün Sn Erdoğan'a güveniyorsunuz ve ona olan sevginizden dolayı onu başkan yapmak istiyorsunuz. Peki ondan sonra gelecek olan her hangi bir şahsın bu yetkilerle neler yapabileceğini bir düşünün demek lazım o insanlara. Kaldı ki emperyalizm elindeki maddi imkanı kullanarak, Türkiye'deki merkez medyanın büyük bir kısmını ele geçirebilir ve yaratacağı algı operasyonu ile istediği bir insanı bu ülkenin başına getirebilir, bu da tartışılması gereken bir konu aslında. Tabi burada Cumhurbaşkanı adaylarının nasıl belirleneceği konusu öne çıkıyor. Yani halkımız, parlamentoda bulunan partiler emperyalizmin oyununa gelmez ve böyle bir aday göstermez diyebilirler. Ancak bildiğim kadarı ile artık halkın içinden yaklaşık 150 bin imzayla da Cumhurbaşkanı adayı olunabilecek ve bu durumda örneğin bugün terör örgütü olarak mücadele edilen FETÖ üyesi bir aday çıkarsa ve tıpkı 2002 de merkez medyanın akp yi desteklediği gibi o gün de o aday desteklenirse ve seçilip onca yetki ile bu ülkenin başına getirilirse ne olacak?
Aslında referandumdan çıkacak olası bir evet sonunda, başkan seçilecek olan kişi, eline geçireceği bu yetkilerle, ister istemez tüm dünyada bir diktatör olarak algılanacak. Şuna dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama bu süreç tartışılmaya başlandığı andan itibaren ne ABD den, ne de AB emperyalizminden ciddi anlamda bir kaygı ya da bir uyarı sözcüğü gelmedi. Oysa ülkemizdeki emekçilerin lehine ya da milli çıkarlarımızı güvence altına alma içerikli en küçük bir yasal düzenlemede bile görüş beyan etmekten, eleştirmekten, tehdit etmekten geri durmayan merkezler buraları. Onlarda biliyorlar ki, kendi bölgesel ve ekonomik çıkarları için, Türk askerini, veya ülkemizdeki üslerini, toprağımızı, bankalarımızı, şirketlerimizi, kamu iktisadi teşekküllerimizi kullanmaları gerektiğinde, burjuva karakter taşısa da, halkın büyük çoğunluğunu temsil eden meclisle muhatap olmak yerine, tek bir insanla muhatap olmak ve ona dilediklerini yaptırtmak çok daha kolay olacaktır. Eğer dayattıkları taleplere itiraz olursa da, BM yi de devreye sokarak başkan hakkında tüm dünyada bir diktatör algısı yaratmak onlar açısından işten bile değildir. Böylece belki de ileride, Saddam'ı ya da Kaddafi'yi bahane ederek o ülkelere müdahele ettikleri gibi, aynı algı operasyonu ile Türkiye'ye de bir müdahele zemini hazırlamak isteyebilirler. Dolayısı ile, AKP ye oy vermiş yurttaşlara bu tuzağı da anlatmak zorundayız. Onlara; Aslında sizler de hayır diyerek, hem ülkeyi, hem de lideriniz Sn Erdoğan'ı bir maceradan kurtarmış olacaksınız demeliyiz ki bu bir düşünce fantazisi değil, gerçekten de bir olasılıktır.
Kullanacağımız dil, insanlara yaklaşım nasıl olmalı ?
Bu konu benim en hassas olduğum, üzerinde en çok durduğum hatta üzerine titrediğim bir konu. Daha dün bu yüzden, çok canciğer olduğum bir sanatçı dostumla sosyal medya sayfalarımız üzerinden atıştık ve onu facebook sayfamdan çıkarmak zorunda kaldım. Bahsettiğim arkadaş, "Bu dönemde tarafsızım diyen yalamalar" gibi bir tümce yazarak bir paylaşım yapmıştı. Bizler evet cephesinden adam kazanmaya çalışırken, o arkadaş hayır cephesine dahil olmaları daha olası olan kararsızları bile evet cephesine itecek bir dil kullanıyordu. Bunu yapmamasını, Türkiye'de yaşanan büyük işçi hareketlerinde insanların nasıl değiştiğini ona örneklerle anlattım ancak cevaben bana argo bir üslup kullandığı için onu sayfamdan çıkardım. Şöyle bir düşünelim; Kamuoyuna yansıyan bir çok ankette yüzde yirmi beşe yakın bir kararsız seçmen gözüküyor. Bu insanların referandumdaki tavrı ne olur? Bu insanların büyük bir çoğunluğu 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasındaki süreçte faklı partilerden AKP ye kayan 2 milyon oyun sahipleri ve yine şu an büyük bir çoğunluğu tarafsızlar cephesinde. Bu büyük dönüş neden oldu? 7 Haziran seçimlerinden sonra bir araya gelmeyen, uzlaşıp meclis başkanını bile seçemeyen basiretsiz muhalefet yüzünden tabi. Şimdi bu insanları onlara yalaka diyerek kazanabilir miyiz? Tam tersine, hayır oyu vereceği varsa bile kızar ve gider evet verir. Bu yüzden öncelikle değişiklik maddelerinin ne götürüp ne getirdiği noktasında önce kendimiz donanımlı olmak ve konuştuğumuz insana meseleyi doğru aktarabilmek zorundayız. Konuya hakim olmak, madde madde anlatabilmek karşımızdaki insanı etkilemenin, dönüştürmenin ilk kuralıdır. Ama meseleye anayasa değişkliği maddeleri üzerinden değil de, Tayyip Erdoğan şöyle, AKP böyle diye başlarsak eğer, inanın akp ye oy veren kitle Erdoğan'ın etrafında daha da kenetlenir, bu inkar edilemez bir kitle psikolojisidir çünkü. Evet vereceğim ya da kararsızım diyen yurttaşlarımızla konuşurken sinirlenmeden, küçümsemeden, alay etmeden ve kesinlikle hakaret etmeden konuşacağız. İlk diyalogta bazı restleşmeler, sertleşmeler, sözlü sataşmalar olabilir ancak sizin vereceğiniz makul ve mantıklı yanıtlar, o şahsın o gece yatağa girdiğinde bile sürekli anlattığınız mantıklı gerekçeleri düşünmesini sağlayacaktır.
Sosyalistler olarak meselemizin kişiler meselesi değil, bir sistem ve kazanılmış haklardan geri adım atmama meselesi olduğunu ısrarla anlatmalıyız. Esas olarak evet de çıksa hayır da çıksa emekçilerin yaşamlarında pek bir değişklik olmayacağını, bu sömürü düzeninin aynen devam edeceğini hatta katmerleşerek devam edeceğini ama kazanılmış haklarımız, elimizde bulunan mevziler acısından bir zaaf oluşacağını vurgulamalıyız. Sonuç olarak bu dönemde sahada olmak, insanlarla yüz yüze görüşmeler yapmak, anlaşılır sade, basit sloganlar belirleyerek ve bilgi anlamında iyi donanmış olarak meselenin özünü karşımızdakine doğru ve anlaşılır olarak aktarmak çok önemli.
Burada en önemli meselelerden biri de, kullanacağımız dil, üslup vs dir. Asla çok bilmişlik taslamayacağız, kitabi tümcelerle değil, halkın anlayacağı dilden konuşacağız. Bizlerin, yani devrimcilerin böylesi dönemlerde kişisel duygularını öne çıkararak cepheye zarar verme lüksü yoktur. Özellikle örgütlü mücadele içinde olan yoldaşlarımız bilsinler ki, onların her konuşması, her davranışı, her üslubu sadece kendilerini değil, örgütlerini ve bu örgütlülük üzerinde Sosyalist hareketi bağlar. Ve mücadele içinde yer alan hiç bir yoldaşımızın halka tepeden bakma, onu aşağılama, kılığı kıyafeti üzerinden, ya da inancı veya etnik kimliği üzerinden ötekileştirme hakkı yoktur. Bunu yapan varsa kesinlikle bu bir parti suçudur. Bizim tek bir kriterimiz vardır ve o da şudur; Bu insan sınıflar saflaşmasında nerede duruyor? Hatta yukarıda da bahsettiğim gibi, şu aşamada daha da geniş bir çerçeveden bakabilmeliyiz. Temel çelişkimiz, saflaşmamız kuşkusuz her zaman emek ve sermayedir ancak, mücadelemizin en başına Vatanı, Bağımsızlığı, Anti emperyalizmi koyduğumuz zaman, temel çelişkimizin emek ve sermaye olduğunu unutmadan, baş çelişkinin emperyalizm ve onun karşısında yer alan, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ara kuvvetler oldğunu görebilmeliyiz.
Yavaş yavaş yazımın sonlarına doğru gelirken, TKP 1920'nin, bugün olması gereken mücadele çizgisinin ana ekseni olan ve VATAN, CUMHURİYET, EMEK diye özetlenen muhteşem sloganını bir kez daha hatırlatıyor, bu yazıyı okuyan tüm devrimci, demokrat ve yurtseverleri bu ilkeler etrafında kenetlenerek, referandum da hayır çalışmasına aktif olarak katılmaya davet ediyorum. Bu referandum sonucunda çıkacak olan güçlü bir hayır seçeneği, emperyalizme, gericiliğe ve işbirlikçi komprador burjuvaziye vurulan güçlü bir tokat olacak, devrimci saflarda bir moral motivasyon yaratacak ve önümüzdeki dönem ülkede yaşanması kaçınılmaz olan bütyük emekçi hareketlerinin de başarısına ışık tutacaktır. Önümüzdeki dönemde kaçınılmaz olarak gündeme gelecek olan başta işçi sınıfının mücadelesini ve tüm halk hareketlerini örgütlü bir güce dönüştürmek temel görevimiz olmalı. Hiç bir eylem, hiç bir hareket bir komuta kademesi, bir kurmay heyeti olmadan başarıya ulaşamaz ve işçi sınıfı önderliğindeki tüm emekçi halkın kurmayı da partidir. Bu tercihimizi yaparken de, tarihsel birikimi, mücadele geleneği olan, ayakları ülke toprağına basan, bunun yanında enternasyonal ruhu her daim yüreğinde hisseden, maceracı ve emperyalizmle uzlaşmacı çizgiden uzak olan partiyi arayıp bulmak ve görev talep etmek gerek. Yaklaşık bir yıldır örgütsüz olan biri olarak ben de, bu süre içinde bir araştırma, bir değerlendirme sürecinden geçtim aslında. Karar verme noktasında sona doğru gelmek, son noktayı koymak üzereyim. Küçük ama önemsediğim bazı detaylar konusunda da en kısa zamanda netleştikten sonra, son bir yıldır bireysel olarak devam ettiğim, bağımsızlık devrim ve sosyalizm mücadelesine, en kısa zamanda örgütlü bir sanatçı olarak yeniden katkı sunacağım...
İçinde bulunduğumuz bu süreçte, Türkiye'deki devrim mücadelesinin sac ayağını oluşturduğunu düşündüğüm ve Emperyalizme karşı Vatan, gericiliğe karşı Cumhuriyet, Sömürüye karşı Emek olarak özetlenen temel ilkeler ışığında, birlikte, omuz omuza olmak dileğiyle, devrimci selamlar...
- Fevzi Kurtuluş
