Türkiye 16 Nisan’da kritik bir Anayasa değişikliği referandumuna gidiyor. Referandumda başbakan ve hükümetin bütün yetkilerinin yani yürütmenin; bütün yüksek yargı organlarına kimlerin atanacağına karar verme yetkilerinin yani yargı yetkisinin; kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin yani yasama yetkisinin bir kişide toplanmasına; “Evet” ya da “Hayır” diyeceğiz.
Referanduma sunulan öneriye göre, bütün bu yetkileri elinde toplayan kişiye ayrıca, devletin yapısını istediği gibi belirleme, yeni bakanlıklar kurma, sayısız cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilme, kimleri bakan, bürokrat ya da cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atayabileceğine, hem de hiçbir kısıtlama olmadan, tamamen kendi keyfine göre karar verebilme yetkilerinin verilmesine de “Evet” ya da “Hayır” diyeceğiz.
Neye güveniyorlar?
Normal şartlarda böyle bir öneriyi halkın oyuna sunmak bir tarafa düşünmek dahi akla zarar bir şey olurdu. Çünkü apaçık ortada ki bu devirde padişahlık olmaz. Kaldı ki padişahlıkta bile bu kadar yetki tek başına bir kişide olmaz. En azından bir sadrazam/başbakan olur, bir divan kurulu/hükümet olur.
Anlaşılan o ki Erdoğan ve çevresi 15 Temmuz Büyük Halk Savunmasına katılan yurttaşların her ne olursa olsun kendilerini destekleyeceğine güveniyor. Yani halkın kendilerine tapulu olduğuna inanıyorlar.
Evdeki hesap çarşıya uymuyor
Oysaki AKP ve MHP üst yönetiminin başkanlık dayatması kendi tabanlarında bile yeterli desteği görmedi. İlk elde MHP tabanını büyük oranda kaybettiler. Benzer bir şekilde AKP içinde de bir kesimin ya “Hayır” diyeceği ya da kararsız kaldığı anlaşıldı. İkinci elde ise; seçmen desteği az olan sağ partilerin desteğini de alamadılar. Daha önceki seçimlerde AKP’nin bu partileri de etrafına toplayabilmesi başarılarındaki kilit noktayı oluşturuyordu.
Hesabın tutmamasının iki temel nedeni var. Birincisi; bu sefer sandık siyasi bir tartışmadan öte rejim değişikliği ile ilgili olarak konuluyor. Bu da halkın siyasi partilerden bağımsız olarak cumhuriyete sahip çıkma kararlılığını pekiştiriyor. İkincisi; Erdoğan/AKP yönetimi ve Bahçeli/MHP yönetimi Temmuz Ağustos 2016 Büyük Halk Savunması’nın mayasının ne olduğunu kavrayamamış.
15 Temmuz direnişinin öznesi
Amerikancı-Fethullahçı dinci-mezhepçi faşist darbe girişimine karşı direnişin öznesi ordunun yurtsever-laik kesimi, polis örgütünün Fethullahçı olmayan bölümü ve Türkiye halkının en geniş kesimleriydi. Fakat sokaklara ve meydanlara çıkan, kışlaların önünü kapatan, tankları durduran kitlelerin büyük bir kısmı AKP’ye oy veren “Reisçiler”di. Bu kitleler, içinden geldikleri akımın özelliklerine bağlı olarak sağcı-muhafazakâr İslamcı sloganlar da atıyordu. İşte bu görüntü direnişin özünü, anlaşılan o ki Erdoğan/AKP yönetimi dahil, kimi gözlerden gizledi.
15 Temmuz’un mayası
Halk savunmasının mayasını antiemperyalizm oluşturdu. Reisçiler dahil direnişe katılan bütün kesimler darbenin NATO/Amerikan merkezli olduğunu daha ilk anlardan itibaren fark ettiler. Ve emperyalistlerin aleti olarak karşılarına çıkan Fethullah Gülen cemaatine karşı mücadele ettiler. Fethullahçılık somutunda dinci-mezhepçi gericiliğe karşı durdular. Aynı zamanda cemaatin, dinci-mezhepçi politikaların koruyuculuğunda devleti hile ve yolsuzluklarla ele geçirmesine, ülkeyi ve devlet hazinesini talan etmesine hayır diyerek kapitalist vurgunculuğa karşı çıktılar. Sonuç olarak direnişin özünü emperyalizme, dinci-mezhepçi gericiliğe ve kapitalist vurgunculuğa karşı mücadele oluşturdu. Yani vatan, cumhuriyet, emek mücadelesi.
15 Temmuz’un “hayırları”
15 Temmuz’da halk, en başta Amerikancı-Fethullahçı dinci-mezhepçi faşist darbe girişimine “Hayır” dedi. Böylece emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yurdumuzu parçalama, işgal etme, yok etme politikasına ve emperyalizmle her türlü uzlaşma girişimlerine; darbenin gizli karargahı olan İncirlik Üssüne; darbenin arkasındaki NATO’ya “Hayır” demiş oldu.
15 Temmuz’da halk, Fethullahçılık temelinde dinci-mezhepçi gericiliğe “Hayır” dedi. Böylece devletin tek bir cemaatin, grubun, partinin elinde oyuncak olmasına; “Hoca efendi” düzenbazlığına karşı çıkarak bir tek kişinin halkın iradesini esir almasına; Cumhuriyetin yıkılmasına, laikliğin kaldırılmasına, demokrasinin yok edilmesine; bir tek kişinin, grubun, cemaatin, partinin kararıyla hakimlerin, savcıların, emniyet müdürlerinin, yüksek askeri ve sivil bürokratların atanabilmesine; kısacası kula kulluk etmeye “Hayır” demiş oldu.
15 Temmuz’da halk, cemaatin sınavlarda yaptığı yolsuzluklara; alın teri dökenlerin sırtından zenginleşen, kamu kaynaklarının talan edilmesiyle devleşen cemaat holdinglerine; devletin bütçesinin, kamunun yani halkın servetinin talan edilmesine; “Hayır” diyerek, kapitalist vurgunculuğa “Hayır” demiş oldu.
Hayırları büyütmek
Öyleyse vatan, cumhuriyet ve emek mücadelesi verenler olarak, 15 Temmuz’un “Hayırlarını” referandumun “Hayırlarıyla” birleştirecek yollar bulup “hayırları” büyütmeliyiz.Diğer taraftan başkanlık rejimini savunanlar da 15 Temmuz’un “hayırlarını” evete çevirmeye çalışıyor. Çareyi de Almanya/Hollanda krizi üzerinden vatanseverlik rüzgârını arkalarına almakta bulmuşlar. Ama 15 Temmuz’da Amerikancıyı Yurtseverden ayırmayı bilen halkımız şimdi de oy hırsıyla ulusal onurumuzun çiğnetilmesiyle gerçek vatan mücadelesini birbirinden ayırmayı bilecektir.
Tabii daha kampanya süreci devam ediyor. “Hayır” rüzgârı dipten gelen bir dalga gibi halkı sarsa da, kim daha çok çalışır, kim iş yerlerinde, mahallelerde, okullarda, fabrikalarda, tarlalarda derdini anlatırsa o kazanır. Mücadeleye devam; vatanın, cumhuriyetin, emeğin zaferinin teminatıdır.
- Onur Balcı
