“Unutmamalıyız ki, kısmî talepler için yönetimle
yaptığımız mücadeleler ve belirli imtiyazların
kazanılması, aslında ileri karakolların karşılaşması
niteliğindeki, düşmanla yapılan küçük çatışmalardır,
oysa tayin edici savaş henüz başlamamıştır.”*
Hileli 16 Nisan Referandumu sonrası, Türkiye yeni bir sürece evriliyor. Sadece son dört yıllık dilimde yaşananları gözden geçirince ülkenin son derece dinamik bir yapıya sahip olduğunu anlamak mümkün.
İnternetime Dokunma (2013), Mayıs-Haziran Büyük Halk Direnişi (2013), 17-25 Aralık Yolsuzluk eylemleri (2013), Yerel Seçimler (2014), Cumhurbaşkanlığı Seçimi (2014), Genel Seçimler (7 Haziran - 1 Kasım 2015), 15 Temmuz FETÖ’cü-Natocu Darbe Girişimi (2016), 16 Nisan Anayasa Referandumu (2017), IŞİD ve PKK bombalamaları...
Yukarıda sayılan eylem ve karşı saldırıların listesi bunlarla sınırlı değil elbette. Ama, bu kadar kısa süreye bu kadar eylem ve karşı saldırıyı sığdıran bir ülkenin, dinamik bir yapıya sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Elbette, eylem ve karşı saldırıların bir kısmı Türkiye’ye kendi çıkarlarına göre ayar vermek isteyen emperyalist odaklarca yürütülen kontrollü koas planının parçaları. Ama, bu planlara karşı kitlelerde oluşan karşı tepkiyi de unutmamalıyız. Yurttaşların olaylara tepki veriş biçimleri ele alındığında, geniş kitlelerin ‘politika dışı’ gözükmelerine rağmen son derece politize olduklarını ortaya koyuyor.
Türkiye’de kitlelerin olaylar karşısındaki duyarlılığı ve arayışı yoğunlaşarak gelişiyor. Kitleler, yaşamsal çıkarları ile ülke ve bölge politikaları arasındaki bağı daha derinden gözlemliyor ve öğreniyor. Kitlelerin politik bilinci, içinde yaşadığı pratikle yeniden ve yeniden oluşuyor.
Referandum sürecinde farklı toplumsal ve politik güçlerin etkisindeki kitlelerin, yüzyıllara dayanan kazanımlarını ve alışkanlıklarını değiştirmeye çalışan iktidara karşı ortak tepki vermesi bile ne kadar dinamik bir hâlde olduğumuzun en somut göstergelerinden biri.
Toplumu etkileyen dönemlerde yürütülen bazı tartışmalar 16 Nisan Referandumu sonrası yeniden dile getirilmeye başladı. Hemen her kritik dönemeçte tekrar tekrar dile getirilen bu tartışmalarda “günlük sorunlar temelinde yürütülen mücadelelerin sistem içi kalacağı”, “halka gelecek hedefinin - sistem dışı çözümlerin” propagandasının yapılması gerektiği dillendiriliyor.
16 Nisan Refarandumundan sonra, halkın sorunlarına çözüm arayan kesimlerde yeniden dillendirilen bu tartışmalar, adeta “ayranı yok içmeye...” atasözünü anımsatmakla kalmıyor, halktan kopuk bu tartışmalar, meleklerin cinsiyet tartışmalarını da akla getiriyor. Her dönemeçte kitlelerle bağları zayıf politik kesimlerde yeniden yeniden ısıtılan bu tartışmalardan tek anladığım, bu kesimlerde kitlelere güven sorunu var.
Oysa, kitleleri günlük sorunlarına duyarlık kazandırmadan, gelecek projelerinin halk nezdinde bir ifadesi olmadığının bunca yıllık tarihimizden öğrenmemiş olmak da başlı başına bir politik aymazlık. Kitlelerin kendi tecrübelerinden öğrenerek-biriktirerek ilerlediğini unutmadan, kitleler içinde çalışma sürdürmek gerekiyor. Gelecek projelerimiz ise ancak, örgüt bilinci kazanan, birbirine güvenmeyi öğrenen kitleler için geçerli oluyor.
Kitleleri küçümseyen, kitlelere güvenmeyen, onları yönetilmeleri gereken cahiller ‘sürüsü’ olarak gören, kitlelerden kopuk üstenci anlayışlar kitlelerin yollarını bulmalarında yardımcı değil, köstek oluyor. Halkın kendine olan güveni kazanmasının yolu, ona sadece yaşadığı ilişkileri anlatmaktan geçmiyor, halkın kendi gerçekliğini kendi pratiği ile bulmasını sağlamaktan geçiyor. Yaklaşık iki yüz yıldır sürdürülen eşitlik ve özgürlük düşlerinin kitlelerle buluşması ise ancak böyle mümkün olur.
Ser Yayınları, Kasım 1974, 2. Basım
- İbrahim Akseloğlu
