Mayıs / 1979
TKP MK Genel Sekreteri İ. Bilen
NATO’nun kuruluşundan bu yana 30 yıl geçti. 130 silahlı çatışmayla kana boyanmış bir tarih bu. Geçen yıllarda bir gerçek sayısız kez kanıtlandı: NATO’nun amacı, kapitalist sömürü sistemini kaçınılmaz yıkılışından kurtarmaya çalışmaktır. Bu amaçla o, bir yandan sosyalist ülkelere, ulusal kurtuluş hareketlerine karşı saldırı politikası izliyor. Öte yandan da kapitalist ülkelerin her birindeki işçi hareketini, barış hareketini o ülkelerin iç işlerine karışmakla bastırmaya çalışıyor. Bundan ötürü NATO tüm insanlık için savaş ve terör demektir.
Türkiye’nin NATO’ya sürüklenişi NATO’nun içyüzünü açıkça gözler önüne sermiştir. Burjuvazi, bir yandan sosyalist Kore’de kan dökmeye gitti, Mehmetçiği Amerikan dolarına satışa çıkardı. Öte yandan içerde TKP’ne, barışseverlere, halkın üzerine kanlı terörle yüklendi. NATO bugün de hem ekonomik yıkımın baş nedeni, hem de faşizm tehlikesinin ana kaynağıdır. Bu yüzden ülkemizde emekçiler, yurtseverler NATO’nun 30. Yılını, İzmir’de, Eskişehir’de, Mersin’de, sıkıyönetim bölgelerinde gösterilerle, direnişlerle karşıladılar. “NATO’ya hayır” diye haykırdılar. Bu iki sözcük, halkımızın savaş bayrağı olmuştur.
NATO yayılmacılığı
Dünya ölçüsünde güçler oranının değişmesi, yumuşama sürecinin güçlenmesi, emperyalizmin askersel blok politikasının temellerini sarstı. Günümüzde emperyalistler bu saldırgan politikayı yeniden canlandırmaya çabalıyorlar. AntiSovyetizm kampanyaları “komünizm tehlikesi” yaygaraları bu nedenle artmıştır.
Emperyalist zincirin halkalarındaki kopmalar, bu kopmalar karşısında emperyalizm yeni saldırganlık planları kuruyor. Bu planların temeli, NATO’nun etki alanını genişletmek, yeni askersel bloklar oluşturmak, silahlanmayı aralıksız tırmandırmaktır.
NATO yayılmacılığı, en başta barış ve silahlanma savaşında uluslararası komünist hareketin birliğini daha da güçlendirmek görevini öne çıkarıyor. Bu durum, anti-Sovyetizmin her biçimine karşı aralıksız savaşı ve reel sosyalizmin kazanımlarını ardıcıl savunmayı herkesten önce komünistlerin önüne güncel görev olarak koyuyor. Büyük burjuva basını NATO ile Varşova paktını özdeş göstermeye yelteniyor. Bir de işçi hareketinde “yumuşamayı tehlikeye düşürmemek”, “dengeyi bozmamak” için NATO’dan çıkma savaşına yan çizenler var.
Böylesi görüşler oportünizmin her türüne karşı savaşın güncelliğini, zorunluğunu gösteriyor. Bu “denge” gerekçesini Türkiye’de bugünkü hükümet de ileri sürüyor. Halkımızın NATO’ya karşı tepkilerini böylelikle etkisiz bırakmak istiyor. Olaylar bu ikiyüzlü şovları çürütüyor. CENTO’nun yıkılması barışa yaradı. Ama Amerikan emperyalizminin bölgede yeni bir askersel blok kurma stratejisi barış için tehlikedir. SEATO’nun çökmesi Uzak Asya’da halklara barış getirdi. Şimdi burada yeni bir askersel blok kurma hazırlıkları bölgeyi ateşe veriyor. Vietnam’a Çin saldırısı bunu kanıtlıyor.
Son günlerde emperyalist basın başka bir yalanı diline doladı. “Türkiye Amerika’ya yeni yeni casusluk üsleri vermezse SALT-II görüşmeleri çıkmaza girer” diyorlar. U–2 casusluk uçağı olayını anımsayalım. Bu provokasyon iki askersel bloğu bir anda karşı karşıya getirmiştir. Uluslararası gerginliği hızla arttırmıştı. Bir ülkenin kapı eşiğinde casusluk üsleri kurmanın barışa yarayacağı görüşü emperyalist propagandanın tepetaklak “mantığını” açıkça gösteriyor.
Bu ikiyüzlü şovların anlamı şudur: ülkemizde egemen güçlerin yıllardır izleye geldikleri NATO’culuk politikası derin bir bunalım geçiriyor. Resmi ağızlar, NATO’ya bağımlılık politikasının ana gerekçelerinin yalan olduğunu açıkladı. “Sovyetler Birliği Türkiye için tehlike değil” dedi. Bu saldırı bloğunda neden hâlâ kalındığı sorusuna yakıştırılan ikinci yanıt da çok geçmeden çürüdü. NATO’nun ekonomik kalkınmamıza “yarar” sağlayabileceği yolundaki görüşler iflâs etti. Tam da tersine, NATO’nun ülkemiz için nasıl ağır bir yük olduğunu hükümet kendisi açıklamaya başladı. Sovyetler Birliği ile bağlanan Politik Belge, arkasından ulusal çıkarlarımızı gözeten bir dizi ekonomik işbirliği anlaşmaları, NATO’culuğa ağır bir yumruk indirdi. Böylece günümüzde, Türkiye’nin neden hâlâ bu emperyalist savaş makinesinin bir dişlisi olduğu sorusuna, hükümet çevreleri yanıt veremez duruma düştüler.
Ama bu sorunun yanıtı var: Türkiye’yi NATO’ya tutturan perçinlerden birisi, topraklarımıza üsleriyle, atom yığınaklarıyla yerleşen Amerikan emperyalizmidir. Onun koltuğunun altında kapımızı zorlayan Federal Alman emperyalizmidir. İkincisi de egemenliklerini emperyalist desteğe bağlı gören, işbirlikçi tekelci burjuvazidir. TKP bu iki başlı düşmana karşı aralıksız savaşıyorlar. Bu savaşta tüm ulusal demokratik güçleri birliğe çağırıyor.
ABD Türkiye’yi yeni bir askersel bloka sürüklemek istiyor. İran’dan sökülen casusluk üslerini Türkiye’ye yerleştiriyor. Böylesi bir durum NATO’ya karşı savaşı daha güçlendirmeyi güncel ve zorunlu yapıyor. Bu savaşı başarıya ulaştırmak, yığınların anti-emperyalist eylemlerini yükseltmek için koşullar elverişlidir.
NATO başkomutanı A. Haig, NATO’nun baş sorunlarından birini açığa vurdu: Güney Doğu kanadını güçlendirmekten, Türkiye’ye “yardım” etmekten söz etti. Guadelup tepe toplantısında bu görev Federal Alman emperyalizmine düştü. F. Almanya emperyalist basını Türkiye’yi “politik ateşi çıkmış”, “ekonomik nefes darlığı olan” bir “hasta adam”a benzetiyor. Görünen köy kılavuz istemez. Emperyalistler bu cephe gerisine pek güvenemiyor.
Türkiye emperyalist zincirin zayıf halkalarından birisidir. Emperyalist zincirin burada zayıflamasının başlıca bir nedeni, dünya ölçüsündeki güçler oranındaki değişimdir. Sosyalist ülkelerin güçlenmesi, kapitalizmin genel bunalımının derinleşmesidir. Sovyetler Birliği’nin barış politikasının ve komünizmin kuruculuğunun devrimci etkileridir. Bunun kanı sıra, kapitalizmin eşitsiz gelişmesi NATO içindeki çelişkileri azdırıyor. Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’yla olduğu gibi, bir de ülkelerin egemen sınıfları kendi aralarında çatışmalara düşüyor. Türkiye NATO’nun Yakın ve Orta Doğu ülkeleriyle değinme yerinde. Deyim yerindeyse en sıcak noktasında. Türkiye NATO’yu CENTO’ya bağlayan köprüydü. CENTO’nun yıkılmasıyla bu köprünün bir ucundaki bağlantı koptu.
Bu durum bölgedeki çelişkileri daha da keskinleştirdi. Bölgede kızışan ulusal kurtuluş hareketleriyle emperyalizm arasındaki savaşım Türkiye üzerinde çok yönlü etkiler yapıyor.
Sonra, Türkiye derin sosyal, ekonomik, politik bunalımların burgacında. En başta işçi sınıfının savaşkanlığı emperyalistler ve işbirlikçiler için korku kaynağı. Türkiye proletaryası, tüm ulusal demokratik güçleri, köylülüğü, orta katmanları bir tek cephede birleştirme yeteneğinde. Bu yetenekten kuşku duyanlar ya cephe politikasına karşı çıkıyor, ya da cepheyi burjuvazinin bir kolunun peşine takılmak diye anlıyor. Emekle kapital arasındaki çelişkinin yanı sıra, ulusun çoğunluğu ile emperyalizm, işbirlikçi burjuvazi ve toprak ağaları arasındaki çatışmalar Ulusal Demokratik Cephe’nin nesnel tabanını genişletiyor. Halk yığınlarının savaşları yükseldikçe egemen sınıfların içindeki çatlaklar derinleşiyor.
Emperyalizmi de, iç gericiliği de korkutan başlıca bir etken, Türkiye işçi sınıfının Marksçı-Leninci, Proletarya Enternasyonalizmine sımsıkı bağlı bir partisi olmasıdır. “TKP yoktur” diyenlere yaşamın kendisi ağır bir yanıt verdi. Şimdi de Türkiye’nin emperyalist zincirin zayıf halkalarından birisi olduğunu yadsıyanlar oluyor. Bu hükümete ileri adım attırmakla yetinelim diyenler çıkıyor. Kim ne derse desin, TKP bağımsız, devrimci politikasıyla yığınların savaşlarının en başında yürüyor. Bu gerçek, burjuvazinin, burjuva partilerinin arasındaki, hükümet içindeki çatışmalarda yansıyor. Burjuvazi TKP’nin güçlenmesini yöntemlerini alabildiğine tartışıyor. Bu tartışmanın Meclis’e gelmesi anti-komünizmin, anti-TKP’ciliğin iflâsıdır. TKP, yığınların umudu olma yolundadır. Yüz binlerce işçi ve emekçinin alanlarda “TKP’ne özgürlük” diye haykırması, partinin politik doğrultusunu, saygınlığını, gücünün artmasını gösteriyor.
Emperyalizmin ve iç gericiliğin olanaklarını hiç küçümsemiyoruz. Emperyalizmin baskıları biteviye üsteliyor. Memleketimiz faşist bir tehlike ile karşı karşıyadır. Türkiye Kürdistanı cadı kazanına çevrilmiştir. Ama bütün bunlara karşın yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü, işçi sınıfının, halkımızın NATO boyunduruğunu kırmak, ileri demokratik devrim yolunda ilerlemek savaşı için giderek daha elverişli koşullar oluşuyor. TKP, bu olanakları devrimci bir anlayışla değerlendirmek görevinden, Leninci savaş rotasından şaşmıyor.
ATILIM 1 Mayıs 1979
- Atılım
