direniş

Özsüt’e bağlı STP Gıda San. ve Tic. A.Ş. adlı firmada çalışan, aylardır maaşları ödenmeyen işçilerin direnişi sonuç verdi. Tüm işçilerin alacakları dün (17 Temmuz) hesaplarına yatırılırdı. Kazanım elde eden işçiler Kadıköy Özsüt şubesi önünde bir basın açıklaması yaptı. İşçiler, açıklamada 3 aydır ödenmeyen maaşları ile birlikte mesai ve ihbar tazminatı olmak üzere tüm haklarını aldıklarını duyurdu. İşçiler, “Direnerek her şey kazanılır. Biz de direndik ve kazandık. Eğer maaşlarımız yatırılmasaydı bugün de direnecektik” dedi. Özsüt yönetimine seslenerek “Hakkımızı verin” diyen işçilerin eyleminin ardından 5 işçinin alacakları yatırıldı ve geri kalanların da 11 Temmuz’da ödeneceğinin sözü verilmişti. Fakat Özsüt yönetimi diğer işçilerin alacağını yatırmadı. Hesabına alacakları yatırılan işçiler, diğer işçi arkadaşlarının da alacakları ödenene kadar hesaplarındaki paraya dokunmayacaklarını belirtti. İşçilerin mücadeleleri sonucunda tüm işçilerin alacakları ödendi. İşçiler Rıhtım İşbankası önünden başlattıkları yürüyüşü Kadıköy Özsüt şubesi önünde basın açıklaması yaparak sonlandırdı.
Özsüt işçileri hakları için aylardır direniyor. 16 Temmuz Salı günü gasbedilen hakları için Kadıköy Özsüt önünde bir açıklama yaptılar. yenidünya olarak Özsüt işçileri ile söyleşi gerçekleştirdik.   yenidünya: Merhaba, direnişinizi selamlıyoruz. Direnişinizin amaç ve nedenlerini anlatabilir misiniz? Özgür: Merhaba, tabii ki. Önce kendimden söz edeyim. Yaklaşık 3 yıldır Özsüt işletmelerinde çalışmaktayım. Mağaza müdürüyüm, orta düzey yönetici olarak çalışıyorum. Son bir yıldır finansal kriz iddiası ile maaşlarımız 3 ay gecikmeli ödenmeye başladı. Geç ödemeler konusunda sürekli oyalanıyoruz. Biz finansal bir kriz olduğuna inanmıyoruz. Çünkü, patronlardan biri İstanbul'un en pahalı ikinci yalısında oturmakta. Diğer ortağın Urla'da onlarca malikanesi var, pahalı lüks arabalarda geziyor. Şu an şirket genel müdürü 100 bin lira maaş alıyor. Ama şurada direnen işçilerin alacakları 93 bin lira olmasına rağmen bu parayı yatırmıyorlar, yatırmamakta direniyorlar. Biz bu tutumu finansal krize bağlamıyoruz. Nedeni parayı çok sevmeleridir. Direnişimizin temel nedenlerinden biri bu, maaşlarımızın ödenmemesi. Direnişimizin bir diğer nedeni ise, şirket içinde ciddi bir mobbing (sistemli psikolojik baskı) var. Özellikle yöneticileri bu konuda zorluyorlar. Alt personelin kıdem gibi haklarını ödemekten kaçmak için, sürekli tutanak tutuyorlar. Bu konuda bana ve yönetici arkadaşlarıma çok net mobbing uygulandı. Biz bu mobbinge göğüs gerdiğimiz için, işçi arkadaşlarımızın yanında durduğumuz için haksız hukuksuz nedenlerle iş akdimiz feshedildi. Tazminatlarımız gasbedildi. Biz mahkeme sürecini başlattık. İçeride bulunan hak edişlerimiz de ödenmiyor. Şu an Mayıs maaşım, Haziran maaşım ve 3 yıldır kullanmadığım yıllık izinlerim bulunmakta. Bunlar tarafıma hiçbir şekilde ödenmiyor. Şirketi yazılı veya sözlü aradığımızda bir muhatap bulamıyoruz. Mail atıyoruz, dönüş olmuyor. Telefonla arıyoruz, telefonlarımız açılmıyor. Açsalar bile şöyle komik bir cevap veriyorlar. "Herkes bekliyor, siz de bekleyeceksiniz". Bizim, iş akdimiz feshedilmiş, şirketle hiçbir ilişkimiz kalmamış, aradan 1 ay geçmiş ve 3 aylık alacağımız ödenmiyor. Bizim direnişimiz bu yüzden ve direnişimiz kişisel değil. Bugün benim maaşım yatsa da, arkadaşlarımızın maaşı yatmazsa direnişimiz devam edecek. Hem işten çıkartılmış, hem de çalışan arkadaşlarımız için bu eylemlerimiz sürmekte. Hepinizden destek bekliyoruz. yenidünya: Şu an burada 11 kişisiniz. Türkiye genelinde böyle bir direniş var mı? Özgür: Türkiye genelinde, bu markanın 450 çalışanı var. Hepsi maaşlarını alamıyorlar, hepsi mağdurlar. Birçok arkadaşımız da korktuğu için sesini çıkaramıyor. Birçok insan bize ulaşıp ne yapabiliriz diye soruyor. Avukatlardan bilgi almaya çalışıyorlar, haklarımız için. Kadıköy mağazası önünde 4 gündür direnişimiz devam ediyor. Yarından sonra (18 Temmuz) maaşlar yine yatmazsa bu eylemler İzmir'de de, diğer mağazalarda da başlayacak. Çünkü artık insanlar kiralarını bile ödeyemiyorlar, bıçak kemiğe dayanmış durumda. Kendimdem örnek vereyim, çocuğumun okul kayıt işlemlerini yaptıramadım. Kiramı ödeyemedim, borçlarımı ödeyemiyorum, kredi borcumu ödeyemiyorum, mağdur durumdayım. Diğer arkadaşlar için de aynı durum geçerli. Bir arkadaştan örnek vereyim, okul harcını yatıramadığı için, 1 yıl kaybetti. Özsüt şu gün yatıracağım, bu gün yatıracağım diye oyaladı ve parasını yatırmadığı için bu arkadaşımız bir yıl daha okumak zorunda kalacak. Ve bir insanın ömründen bir yılını çaldı. Belki şu an okulunu bitirmiş ve iş hayatına başlıyordu. Tek suçu Özsüt firmasında çalışan olmaktı. yenidünya: İşten çıkarılan arkadaşlardan haklarını alan oldu mu? Özgür: İşten çıkarılan arkadaşlarımızın hiçbirinin haklarını vermediler. İşten çıkarmalar da şu şekilde yaşandı, insanların gözünün üstünde kaşın var diyerek komik nedenlerle iş akidlerini feshettiler. Biliyorsunuz Türkiye'de böyle şeyler çok kolay, patronun bir beyanı ile iş akdiniz feshediliyor ve mahkeme süreci başlıyor. Tabii ki onlar da biliyorlar 2 yıl sonra kaybedeceklerini, ama iki yıl sonra marka iflas mı edecek, başka birine mi satılacak. Bunlar hep personeli oyalayarak tazminatlardan kaçma yöntemidir. Yani şöyle, iki yıl  sonra mahkemeyi de kaybetsek, oyalarız diye düşünüyorlar. Çünkü şirketi satmanın peşindeler ya da iflas vermenin. Bir diğer işten çıkarma yöntemi de, iş performanslarından dolayı insanlara bir ihbarname veriyorlar. Bir A4 kağıda şu kadar para alacağınız var, şu kadar yıllık izniniz var, işte hak edişiniz şu kadar diye.. Ve elimize bir kağıt tutuşturuluyor, bu parayı da alamıyoruz. Bu parayı alamadığımız için birçok arkadaşıız mahkeme süreci başlattı. İşten çıkartılsak da paramızı alamıyoruz. İçerideki arkadaşlara haklarını aramamaları konusunda ciddi bir mobbing var. Tehditvari konuşmalar var. Bunların bir kısmını mail olarak almış durumdayız. Bazıları sözlü olarak, kanıtımız yok ama şahitlerimiz var. Bunların dışında bize yaptırdıkları fazla mesailer var. Bize her defasında bunları alacak olarak tarafımıza tebliğ ettiler ama hiçbir zaman ödemediler. Bunları izin olarak kullandıralım dediler, onu da yapmadılar. Mesela benim içeride 500 saat fazla mesai alacağım var ve bunları ödemiyorlar. Bunları ödemedikleri gibi, mesela yemek çeki veriyorlar, 270 lira gibi komik rakam. Bunu da ayın birinde vermeleri gerekirken ayın onbeşine yirmisine kadar insanları oyalıyorlar. İnsanlara maaşlarını vermiyorsun, izinlerini vermiyorsun, yemek çeklerini yatırmıyorsun. Ama bu insanlardan her gün işe gelmelerini, insanların performasının iyi olmasını, satış odaklı çalışmaları gerektiğini söylüyorsun. Şimdi soruyorum, maaşın içindeki yol parasını vermiyorsun, maaş vermiyorsun, yemek çeki yok. Bu insanlar ne yiyecek, iş yerine hangi parayla gelecekler. Ben, 28 yıllık iş yaşamımda böyle durum görmedim. Bu finansal kriz olsaydı, şu an patron İstanbul'un ikinci yalısında oturmuyor, 2 oda bir salon dairede oturuyor ama işçinin parasını ödüyor olurdu. yenidünya: Sendikanız var mı? Bu kadar fazla çalışan varken sendikalı olmayı düşündünüz mü? Özgür: Sendikamız yok. Düşündük, ancak bir yıl önce Özsüt fabrikasında çalışan işçiler sendikalaştıkları için 170 işçi işten atıldı. Ve orada da şöyle bir hukuksuzluk yapılmak istendi. İşçiler 2 ay ücretsiz izne çıkartılmak istendi. Ve takdir edersiniz ki 2 ay çok uzun bir süre, hiç kimse ücretsiz izne 2 ay çıkmak istemez. Herkesin kirası vs. var. Bu dayatılınca tabii bunu kabul etmediler. Ve bir günde 170 işçi kapının önüne kondu. Ve hâlâ haklarını almış değiller. Durum bu... Bu markanın gerçek yüzü bu. Dışarıdan belki Özsüt firması eski, köklü bir firma. Ama özellikle Arap sermayesi 10 şirketi 2015'de aldıktan sonra, şirket freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı çakılmakta. Her yönden yönetim biçimi, müşteriye bakış olarak. Her tür hukuksal oyalamayı veya hukuksuz uygulamayı kullanıyorlar. Örneğin, bir arkadaşımız alacağı için icraya başvurdu, buna bile hemen itiraz ettiler. Alacağınıza dahi oyalıyorlar. En fazla birkaç yıl sonra kötü niyet tazminatı öderim diyorlar. Şu an şirket satış aşamasında, bu hafta satış olacağı söyleniyor. Hatta bize "Satış yapacağız, bu tür eylemlere gitmeyin. Biz satıştan sonra sizin alacaklarınızı yatıracağız" dediler. Biz eylemlere 15 gün önce başlamıştık, bir ara eylemden vazgeçtik. Ayın 11'inde haklarınızı yatıracağız dediler. Ayın 11'i, 12'si oldu. 13'ünde aradık dalga geçer gibi konuştular. Biz de 13'ü itibarıyla eylemlere başladık. Tarafımıza sürekli mesajlarla baskı uyguluyorlar. yenidüny : Herhangi bir tehdit yapıldı mı? Özgür: Yok. Ama bize baskı uyguluyorlar. "Biz sizi böyle bilmezdik, böyle yapacağız, şöyle yapacağız, biz senin paranı yatırsak diğerlerini vazgeçirir misin" gibi. Bir arkadaşımızın parası yattı. Demek olabiliyormuş. Demek kriz yok. Bir yalan var ortada... Haksız beyanlar, biz hukuksal olarak tüm yolları arıyoruz. Ama eylem olarak da haklarımızı arayacağız. Yakında Türkiye'nin tamamına yayılacak. Herkes görecek. İzmir Kemalpaşa merkez, yöneticilerin, patronların bulunduğu yer. Buralarda haklarımızı arayacağız. Sonuna kadar takipçisi olacağız. En azından biz yaşadık, diğer arkadaşlar yaşamasın. Kişisel bir şey söyleyeyim, 3 yıldır çalıştığım işyerinde bir tek uyarı almadım, ama bir günde iş akdimiz feshedildi. Kaç yıldır iyiydik de, bir günde mi kötü olduk. Çünkü dediğim gibi, herhangi bir savunma alınmamış, ihtar çekilmemiş, bir kere bile işe geç kalmamışız, işimizi aksatmamışız. Ki hukuk şunu diyor, 3448 sayılı yasa "İşveren maaşınızı ödemezse işinizi yapmama hakkına sahipsiniz". Ama biz iş ahlakı olarak bunları yapmadık, işimizin arkasında olduk, kaptanın gemiyi en son terk etmesi gibi sonuna kadar bekledik. Tarafımıza yapılanlar ortada, şirketlerin dini imanı yok, her şeyleri para, bir duygusallık da yok şirketlerde. Biz belki personel olarak şöyle bakabiliyoruz, biz buradan ekmek yiyoruz, biraz daha idare edelim diyoruz. Ama şirket bizi kolaylıkla gözden çıkarıyor. Haksız hukuksuz bir şekilde. İşten çıkarılmamız 29. maddeye göre, maddenin içeriğine baktığımızda, cinsel taciz gibi birçok şuçlama var. Biz 24 saat kameralı bir ortamda çalışıyoruz, kadın arkadaşlarımızla. İşte işten 2 saat erken çıkmışsın, şirketi zarara uğratmışsın gibi. Ama bizim fazla mesailerimizden, alacaklarımızdan söz eden yok. Onlar sizden olsun diyorlar. Hukuksal sürecimiz başladı. Yönetim tarafından yollanmış ciddi mailler elimizde var. Bunlar mahkeme sürecinde sonuçlanacak. Alacaklarımızın ödenmesi için buradayız. STP Gıda veya Özsüt tüm personelin kurumsal tarafı için bahsediyorum. Çünkü bir de bayiler var, onlar bu konuya uzak. Onların da bu durumdan haberi yok. Şu an markanın kötülenmesi onlara da darbe vurmuş durumda, şöyle düşünün onlarca para ödeyip marka hakkını almışsınız, ama Özsüt hukuksuz davrandığı için siz de mağdur oluyorsunuz. Onlara da buradan geçmiş olsun diliyorum. Özsüt kurumsal taraf için konuşuyorum, paraları ödeyip sözlerini tutsunlar, yoksa biz her gün burada eylem yapmaya kararlıyız. Paramızın tamamını alıncaya kadar. Son söz Twitter'da bir hashtag açtık "#Özsüt sözünü tut" diye, herkesten destek bekliyoruz. yenidünya: Çok teşekkür ederiz. Haklı direnişinizin sonuna kadar arkasındayız. Söyleşi: Yaşar SALTÜRK
Birleşlik Metal-İş Sendikası'nda örgütlenen DİAM işçileri yeniden direnişe başladı. Kurtköyt'de kurulu Fransız sermayeli DİAM Vitrin'de işçileri sendikal örgütlenmelerini sağladığında işveren bir grup işçiyi işten atınca direnişe geçmişlerdi. Direniş sonucu DİAM işvereni atılan işçileri geri alma sözü vermiş ve işçiler işbaşı yapmışlardı. Aradan geçen bir aylık süreye rağmen işveren ne sendikayı tanıdı, ne de işten atılanları geri aldı. DİAM işçileri bakanlıktan yetki tespiti alınmasına rağmen, işverenin uzlaşmaz tutumuna, verilen sözlerin tutulmaması nedeniyle yeniden direnişe geçti. DİAM işçileri, iş yavaşlatma eylemleri ile üretimden gelen güçlerini kullanarak hakların asahip çıkıyor.  
İşten atılan arkadaşlarına destek olmak için üretimi durduran Renault İşçileri'ne dün fabrika önünde polis saldırmış, saldırı sonucu 15 işçi gözaltına alınmıştı.  Dün gece de 20 işçi fabrika ve evlerinden gözaltına alındı. Gözaltına alınan işçiler, haberi hazırladığımız bu ana dek henüz salınmadı. MESS, Türk Metal ve Renault patronlarının ortak yürüttüğü saldırılarda, AKP Hükümeti'nin de dahil olduğu gelen bilgiler arasında. Fabrika yönetiminin hükümet yetkilileri tarafından bizzat aranarak, “Birleşik Metal'i bu fabrikaya sokmayacaksınız. Taleplerini yerine getirmeyeceksiniz” dendiği söyleniyor. Mayıs 2015'te metal işverenlerine ve Türk Metal çetesine karşı başlayan “Metal Fırtına” sonucunda ortaya çıkan metal işçilerinin direnme iradesi ve kararı sermaye, hükümet ve sarı sendika ittifakını ürkütmüş görünüyor. Renault işçilerinin eylemlerinde başarıya ulaşması, dalga dalga başta metal sektörü olmak üzere tüm işçi sınıfına yayılma potansiyeli taşıyor. Bunu farkeden sermaye-hükümet ittifakı, Renault işçilerinin iradesini kırmak için tüm kolluk kuvvetleri ve kirli oyunlarıyla saldırılarına devam ediyor. Dayanışma büyüyor Tüm bu saldırılara rağmen Renault İşçileri'yle dayanışma eylemleri de yayılmaya başladı. Farklı sektörlerinden işçiler çalıştıkları fabrikalarda yaptıkları destek açıklamalarıyla sınıf kardeşlerine sahip çıkıyorlar. Bursa Tofaş, İzmir Power Pack, ZF Lemförder, Torbalı Polkima, Kocaeli Bekeart, Cem Tencere, Çorlu SIO Otomotiv, Samandıra SCHNEIDER Elektrik, Gebze Kroman, Mersin Çukurova Çimsataş, Bilecik Demisaş, Eskişehir Hapalki, Dudullu ABB işçileri yaptıkları açıklamalarla Renault işçilerini yalnız bırakmayacaklarını açıkladılar.  
Ek zam talebi ile aylardır eylem yapan Renault işçileri patronun dün 10 işçiyi işten atması üzerine bu sabah (1 Mart) 08.00-16.00 vardiyası ile birlikte üretimi durdurdu. Diğer vardiyaların işçileri de fabrika önünde toplanmaya başladılar. İşçilere aileleri de destek verdi. Fabrika önünde toplanan işçilere polis tazyikli su ve biber gazı ile saldırdı. Saldırı sonucu 15 işçi gözaltına alındı. Saldırı sonrası Birleşik Metal-İş açıklama yayınladı. Açıklamada; “Renault işçilerinin haklı ve meşru mücadelesine karşı polis saldırısı yapıldı. Fabrika önünde bekleyen işçiler darp edildi ve 15 işçi gözaltına alındı. Fabrika önünde bekleyen işçiler polis tarafından tel örgü ile çember altına alınıyor…  Birleşik Metal-İş Sendikası olarak, Polis ile işçi ve ailelerini karşı karşıya getiren girişimlerinden vazgeçmeye çağırıyoruz. Polis barikatının kalkmasını istiyoruz. Aksi halde ortaya çıkacak tüm olayların tek sorumlusu Renault yönetimi ve ittifakları olacaktır” denildi. Metal işçilerinin Türk Metal çetesini sırtlarından atarak Mayıs 2015'de başlattıkları "Metal Fırtına" sonucu 4 bin Renault İşçisi Birleşik Metal-İş Sendikası'na üye olmuşlardı. MESS, Türk Metal ve Renault yönetimi aylardır işçileri türlü provokasyonlarla Birleşik Metal-İş'ten koparmaya çalışıyorlardı. Renault işçilerinin birliğini dağıtmayacağını anlayan patron, “Sosyal Diyalog Komitesi”nin seçimlerini onayladığını ilan etmişti. Birleşik Metal-İş eşliğinde gerçekleştirilen toplantılar sonucu 29 Şubat günü fabrikada seçimlerin yapılması konusunda anlaşma sağlanmıştı. “Sosyal Diyalog Komitesi”nde, 12’si Birleşik Metal üyesi, 2’si de dayanışman olmak üzere 14 işçi seçilecekti. Seçimin olacağı gün (29 Şubat) Renault işvereni, üretimi durdurduğunu söyleyerek 10 işçiyi işten atmıştı.  
"Emek tarihi alanında pek çok değerli araştırmacının yeni yeni bulgularla, yeni yayınlar ortaya koyması sevindirici bir gelişme. Henüz doygunluğa ulaşmadıysa da, zenginleşen literatür sayesinde geçmiş dönem işçilerinin ilmek ilmek örüp elde ettiği hakların, hangi meşakkatli yolları aşarak bu günlere vardığı ortaya çıkartılabiliyor artık. Zafer Aydın, bu soruyu cevaplayıp işçi sınıfının yayınlarda da görünür hale gelmesine katkı sunan insanlarımızdan biri. Son olarak yayınladığı “Grevden İşgale Singer Eylemleri (1964-1967-1969)” Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne Singer fabrika ve mağazalarında çalışan işçilerin ücret ve haysiyet mücadelesini büyük bir titizlikle ortaya seriyor." Sendika Eğitim Uzmanı Erhan Kaplan'ın bu eser hakkındaki değerlendirmesini siz Yeni Dünya okurlarımız aşağıdan okuyabilirsiniz. “Grevden İşgale Singer Eylemleri”nde Başrol İşçinin Erhan Kaplan, Eğitim Uzmanı Emek hareketinde geçmişin bilgisine hakim olmama, tarih bilincinden yoksunluk önemli bir sorundur. Geçmişin bilinmemesi, işçilerin mücadelesinin günümüze gerçek anlamıyla yansıtılamamasına yol açtı. Gerçek durumun yansıtılamamasının ise toplumsal yaşamda hiç de hafife alınamayacak iki sonucu oldu. Öncelikle, sade işçilerin mücadele içinde gösterdiği kahramanlıklar, gerçeklikten yoksun, efsane ve abartılı hayal ürünü imiş gibi algılandı. Eski insanlarımızın yaptıklarını anlatanlar küçümsenerek, bir masal havasında dinlendi. İkinci olarak da, kimi kesimler “Türkiye'de işçiler hakları için hiç mücadele etmediler, elde edilen haklar hep tepeden inme, lütuf olarak verildi” gibi tümüyle yanlış ve ne geçmişteki ne günümüzdeki sermaye sınıfının tutumunu asla yansıtmayan bir durumu gerçekmişçesine benimsedi. Elde edilen haklar “sınıf mücadelesi” boyutu hesaba katılmadan değerlendirildiği için, işçi sınıfının reel gücü bir türlü bilince çıkartılamadı. Sendika, toplu sözleşme, grev hakkının ve saymakla bitmeyecek en küçük bir ekonomik, demokratik hakkın bile nice çabalar sonucu elde edildiği görünmez kılındı. Halbuki, geçmişte hakların bir lütuf olarak verildiğini iddia edenlere, “aynı sermaye sınıfı dün bu hakları mücadelesiz verdi ise, bugün niçin herhangi bir ilave hak vermiyor” sorusu sorulsa, alınacak cevap gerçek durumu ortaya koyabilirdi. Bu noktada, emek tarihi alanında pek çok değerli araştırmacının yeni yeni bulgularla, yeni yayınlar ortaya koyması sevindirici bir gelişme. Henüz doygunluğa ulaşmadıysa da, zenginleşen literatür sayesinde geçmiş dönem işçilerinin ilmek ilmek örüp elde ettiği hakların, hangi meşakkatli yolları aşarak bu günlere vardığı ortaya çıkartılabiliyor artık. Zafer Aydın, bu soruyu cevaplayıp işçi sınıfının yayınlarda da görünür hale gelmesine katkı sunan insanlarımızdan biri. Son olarak yayınladığı “Grevden İşgale Singer Eylemleri (1964-1967-1969)” Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne Singer fabrika ve mağazalarında çalışan işçilerin ücret ve haysiyet mücadelesini büyük bir titizlikle ortaya seriyor. Singer Kitabı, sadece belli uğraklarda yoğunlaşan grev ve direnişleri ayrıntılarıyla anlatmakla kalmıyor, bir dikiş makinesi markası üzerinden Sultan Abdülhamit Suikasti'nden Kavel Grev Çadırı'na bir polisiye roman örgüsü içinde adeta 100 yıllık bir dönem filmi çıkartıyor. Zafer Aydın, Singer kitabı için üç sayfayı aşan kaynakça taramış, makale, dergi ve gazeteleri gözden geçirmiş, pek çok kurumun arşivinde ayrı ayrı çalışmalar yapmış ve kimileriyle birkaç kez olmak üzere onlarca dönem tanığıyla görüşmeler gerçekleştirmiş. Tek bir eserden yararlanmak için ne kadar zaman verilmesi gerektiğini bilenler, Zafer Aydın'ın kitabını ortaya çıkartmak için harcadığı emeği tahmin edebilirler. Aslında kitap, Zafer Aydın'ın daha önce yayınladığı Kavel ve Derby kitapları ile birlikte ele alınmayı hak ediyor. Aralarında doğrudan bir bağ olmadığı için üçleme diyemesek de, kitapların ortaklaştığı bir çok yan var. En başta her üçü de olmadık zorluklar içinde, dönemin toplumsal havasından etkilenerek mücadele yürüten işçilerin gerçekleştirdiği özverili grev ve direnişleri anlatıyor. Üstelik de, her üç kitapta da ele alınan direnişlerin, henüz işçi sınıfının gücünün diğer toplumsal kesimlerce -özellikle gençlik tarafından- pek bilinip ciddiye alınmadığı bir zaman diliminde gerçekleşmiş olması, bu eylemlerin önemini bir kat daha fazla arttırıyor. Peki, Zafer Aydın'ın, Singer fabrikasından yola çıkarak anlattığı bir dönemin günümüz işçileri için bir anlamı var mı, yoksa sadece emek tarihi araştırmacılarına bir parça daha veri sunmaktan ibaret bir çalışma mı elimizdeki? Soruya, çok net olarak, günümüzde mücadele eden her işçinin kitaptan alacağı birden fazla ders, örnek var diye kestirmeden cevaplayabiliriz. Singer, dikiş makinesinden ibaret değildi Kitabı okurken, ilginç pek çok anektod ile karşılaşıyorsunuz. Mesela, kitabı okuyunca uluslararası bir dev olan Singer'in Türkiye'nin siyasal hayatında Sultan Abdülhamit Suikasti gibi çok kritik bir olayın evsahipliğini nasıl yaptığını öğreneceksiniz! Aynı olayda yer alan bir Belçikalının, Ermeni komitacıların ve Tevfik Fikret'in nasıl bir araya gelebileceğini de merakla okuyacaksınız. Bu arada, Tevfik Fikret'in yazdığı şiir sayesinde “istibdat dönemi” denen dönemle şimdiki “demokrasi” dönemini de mukayese etmeden duramayacaksınız. Detaylara girmiyorum, meraklı gözler zaten arayıp bulacaktır! Kitabın ilerleyen sayfalarında, yine Singer merkeze alınarak Türkiye işçi hareketinin kısa bir tarihi verilmiş. İşçilerin nasıl birbirlerinden öğrendiğini, mücadelenin nasıl diğer mücadeleleri tetiklediğini bir kez daha hissediliyor. Greve büyük kaygılarla çıkan bir işçinin psikolojisi bir bildiride ele alınmış örneğin: “Sen akşam eve gittiğinde boynunu büküp 'Ne yapayım, sizlerin hakkını koruyacak yürek bende yok. Böyle sefil şartlar altında yaşamaktan başka çare yok' mu diyeceksin? Yoksa başın dik eve gidip 'Biz Singer'de greve karar verdik. Mücadeleyi bizlerin ve çocuklarımızın haklarını ve geleceklerini korumak için yapıyoruz' mu diyeceksin? Ne mutlu evine vazifesini yapmanın huzuru içinde dönebilenlere.” 52 yıl önce işçiler tarafından dile gelmiş bu sözlerde günümüzün metal direnişinin yansımasını görmemek mümkün müdür? Peki ya, sermayeye karşı, patronlara karşı yükseltilen her hak mücadelesinden sonra işçilerin, sendika yöneticilerinin gözaltına alınması bize bu işin doğasında (fıtratında!) gözaltı, hapis var dedirtmiyor mu? İşçilere desteğe giden Türk-İş genel başkanı Seyfi Demirsoy'u bile gözaltına almaktan çekinmeyen pervasızlığa karşı, mesela Seyfi Demirsoy'un başbakana çektiği “İçerideyiz. Saygılar” gibi alt tarafı bir kelime ve bir nezaket sözünden ibaret olan, ama büyük anlamlar yüklü telgrafı ile son Türk-İş genel kurulunu karşılaştırmamak mümkün mü? Kitabın tümünü burada özetlemek elbette olanaksız. Merak duygusunu kamçılayacak örneklerden birini vermekle yetinelim. Ama, kitapta bu örneklerden çok daha fazlasının olduğunu da akılda tutalım. İşçilerin fikri gelişiminin nasıl olduğunu gösteren etkileyici bir olay var. İşçiler sendikasına güvendiği zaman, bu güvenini doğal kendi fikri dünyasına yansıtıp o şekilde ifade edebiliyor. Mesela sonradan hacı olan bir işçi, sendikasıyla kendi ilişkisini tarif etmek, sendikasına ne kadar bağlı olduğunu anlatmak için “din seçeceksen İslamiyet'i, sendika seçeceksen Maden-İş'i seçeceksin” deme ihtiyacı duymuş. Mücadele, sendika ile üyesinin ilişkisi böyle bir noktada ise başarılı olabiliyor zaten. Son olarak, yaklaşık yüz yıllık bir zaman dilimini yansıtan bir tarih anlatımı, 1964, 1967 ve hemen ardından 1969 yıllarındaki Singer işçilerinin mücadelesini anlatan kitap sadece bunlarla yetinmemiş. Grevden İşgale Singer Eylemleri, günümüzde halen tartışmaları devam eden “profesyonel sendikacılık” kavramını, bir zamanlar işçilerin çok önemli bir kazanımı olan “yarı profesyonel, tezgah başında çalışmayan temsilciliğin” işçiler arasındaki olumlu olumsuz yansımalarını, “ekonomik taleplerden ötesine geçen sendikacılığın olanaklarını ve sorunlarını” da tarafsız biçimde değerlendirmeye almış. Kitap, günümüzde sendikacılık yapmaya niyetlenen, işçi mücadelesinin herhangi bir yerinde bulunmayı hedefleyen her kesime çok şey katacaktır diye düşünüyorum. Zafer Aydın'ı rahatlıkla okunan bir kitap yapmayı başardığı için tebrik ediyorum. Ama, dünün “efsane ve abartılı hayal ürünü” işçilerini ete kemiğe büründürdüğü, capcanlı, yaşayan birer insan yaptığı ve bugünün sade işçilerinin de yarının kahramanları olabileceğini gösterdiği için ayrıca teşekkür ediyorum. Zafer Aydın'dan emekçilerin sorunlarını ve çözümlerini günümüze taşımaya devam etmesini umuyorum. Grevden İşgale Singer Eylemleri (1964-1967-1969), Zafer Aydın, İstanbul, Aralık 2015, Sosyal Tarih Yayınları, 222 sayfa. (21 Şubat 2016 tarihli Birgün Gazetesinde, aynı başlıkla yayınlanan yazının kısaltılmamış halidir.)  
Türkiye Komünist Partisi 1920 İstanbul İl Örgütü bugün (7 Şubat Pazar) direnişteki Şişe Cam işçilerini ziyaret etti. Kristal-İş Sendika'sının örgütlü olduğu Şişe Cam fabrikası işçileri, işveren tarafından hukuksuzca işten atılmalarından beri direniyor. Ekim ayında önce Mersin'de fabrika önünde başlayan direniş, şimdi Eskişehir'den Mersin'den gelen işçilerle İstanbul Beykoz'daki Kristal-İş Sendikası önünde sürüyor. İşe iadeleri için direnen işçiler eylemlerini burada bir barakada kalarak gece gündüz nöbette devam ettiriyor.  İşçiler, işten atılma sürecinde sendika yönetiminin, patronla işbirliği yaptığını, toplu sözleşmedeki haklarını dahi kullanmaktan geri durduğunu söylüyor. Bu yüzden direnişin Kristal İş Sendikası genel merkezinin önüne taşındığını belirtiyorlar.  İşlerine dönmek için verdikleri mücadelede emek dostları da direnen işçilerle omuz omuza dayanışmada bulunuyor. TKP 1920 İstanbul İl Örgütü bugün yine Şişe Cam işçilerinin yanındaydı. İşçilerle yapılan kahvaltının ardından sohbet edildi, halaylar çekildi. Yapılan sohbetlerde işçilerden süreç hakkında bilgi alındı. İşçilerle emek eksenli mücadele ve sınıf sendikacılığı gibi konularda mücadele olanakları konuşuldu.                       
yenidünya: Merhaba, öncelikle direnişinizi kutlarız. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Şişecam işçisi İsmail Yılmaz: Adım İsmail Yılmaz. Şişecam'ın Mersin'deki Paşabahçe fabrikasında çalışıyordum. 1996 tarihinde fabrikaya giriş yaptım. 1997 yılından itibaren kadrolu olarak devam ettim ve sendika üyesiydim. O tarihten bu yana da, yani işten atılış sürecine kadar, sendikal mücadelenin içerisinde yer aldım. Bir dönem sendika şube yöneticiliği yaptım. Onun dışında seçimlerde aday oldum. En son geçen sene delege seçimlerinde liste çıkardım. Mersin'deki mücadelede diğer bölgelerde elimizden geldiğince koordinasyon sağlamaya çalıştık. Ama bizim sektörümüzde bu çok da mümkün değil. Elimizden geldiği kadar yapabildik. yenidünya: Greve neden çıktınız? Ne kadardır grevdesiniz? İsmail Yılmaz : Geçen yılın ortalarında Kristal-İş Sendikası ve Şişecam işçileriyle müzakere yapıldı. Şişecam yönetimi işyerlerindeki krizleri bahane ederek, hatta yaşanandan ziyade olası krizleri bahane ederek, işçi çıkaracağını söyledi. Mersin Paşabahçe Cam işletmesinde 58 işçinin fazla olduğunu söylediler. Bunun için de 2 buçuk yıl önce bir fırın kapatılmıştı onu örnek gösterdiler. Halbuki 2 buçuk yıldan beri fabrikadaki işçi sayısında bayağı bir azalma oldu. Çünkü emekli olanlar oldu, ayrılanlar oldu; ayrıca Eskişehir ve Burgaz'daki fabrikalara da gidenler yani geçiş yapanlar oldu. Anadolu Cam Sanayi Fabrikası'nda da 125 kişinin fazla olduğunu söylediler. Eskişehir Paşabahçe Cam işletmesinde de 42 kişinin fazla olduğunu, yani bunları çıkaracaklarını söylediler. Çıkış yöntemi işçilere sendika tarafından şu şekide aktarıldı: Öncelikle patron prim teşviği uygulayacak, emekliliğe kalan yıla göre belli oranlarda teşvik verecekti. Bu teşvikleri alanlar kendi rızasıyla ayrılıp ihale sözleşmesi imzalayacaklardı. Teşvikten faydalananların sayısı eğer gereken sayıya ulaşmazsa diğer kalan rakam da ilk olarak emekliliğine az kalanlarla tamamlanacaktı. Rakam yine yetersiz ise çok uzun süre istirahat ve iş göremez raporları olanlar işin içine katılacaktı. Çünkü patron son üç dört yıldır özellikle raporlar konusunda sendikaya ve işçiye baskı yapıyordu. Oysa raporlar, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmadığı için meydana gelen meslek hastalıkları ve iş kazaları nedeniyle alınıyor. Dolayısıyla bunların tedavisi için hastaneye gidiliyor, istirahat alınıyor, ameliyat olunuyor. Bunları patron işgücü kaybı olarak görüyor. Bunlardan verim alamadığını ileri sürüyor. Bunlardan kurtulmak istiyor. Yerlerine daha genç, asgari ücretli ve sınıfsal bilinci olmayan yeni işçilerle çalışmak istiyor. Sendika, toplu sözleşmenin hükümlerine göre, bu anlayışın karşısında durması gerekirken, maalesef tam tersini yaptı. Patronla işbirliği içine girdi. Çünkü buradan kendisine pay çıkardı. İşten çıkışlarda patronun istemediklerinin yanında sendika da kendi istemediklerini listelere yerleştirdi. Sendika yöneticileri listede kendi yakınlarının, akrabalarının isimleri varsa onları çıkardı, onların yerine muhalifler yazıldı. Şimdi bizim toplu sözleşmemizde toplu işten çıkarma maddesi var. Bu maddeye göre birinci sırada emekliliği hak edenler çıkarılır. Bu hükümsüz. Çünkü emekliliği hak edenleri patronlar artık tutmuyor. Çalışmak isteseler bile zaten çalıştırmıyorlar. İkincisi kendi rızasıyla ayrılmak isteyenlere öncelik tanınıyor. Üçüncüsü de kapanan bölümde çalışıp da çalışılması için başka bölüm gösterilmeyenler. Son olarak da son giren ilk çıkar maddesi var. Toplu işten çıkarmalarda bunların uygulanması gerekirken bizdeki çıkarmalarda bunlara hiç riayet edilmedi. Aksine işe giriş tarihi eski olanlar çıkarıldı. Emekliliği gelenlere teşvik verilerek bu işçiler gönderildi. Ama kapanan bölümdeki insanlar çıkarılmadı. Biz ortada toplu işten çıkarmayı gerektirecek bir durum olduğunu da düşünmüyoruz. Çünkü Şişecam bir-iki fabrikadan oluşan bir kurum değil. Yurtdışı da dahil olmak üzere 45'e yakın fabrikası var. Geçmişte Paşabahçe Beykoz fabrikası, Topkapı fabrikası, Gebze Çayırova'da Şişe fabrikası gibi fabrikalar kapandığında da oradaki işçiler bir şekilde gerek direnişle, gerek diyaloglarla başka fabrikalara dağıtıldılar. Yine bu yöntem izlenebilir. yenidünya: Bu arada engelli kadrosundan da işçi atıldığını duyduk. Bu konuda neler yaşandı? Şişecam işçileri: Evet, doğrudur. Engelli kadrosunda çalışan iki arkadaşımız vardı. Onlar bundan 8-9 yıl önce işe girmişlerdi. Patronların Türkiye'deki yasalara göre yüzde 3 oranında şehit yakını, gazi, engelli durumunda işçi çalıştırmaları gerekiyor. Ancak patron bu kadrolardan olan iki arkadaşımızı da işten çıkarttı. yenidünya: İşten atılmalar nasıl gerçekleşti? Gelinen süreçte işinize ne zaman hangi gerekçelerle son verildi? Şişecam işçileri: İşten atma süreci 6 Kasım'a gelmeden önce, 6 Ekim'de patronun İŞKUR'a ve Çalışma Bakanlığı'na bildirim yapmasıyla başladı. O süreçte sendikadan şunu beklerdik: Patron toplu çıkışı söylüyor, yazıyor ama bu öyle olmaz biz kendi rızası dışında kimsenin çıkışına izin vermeyiz diye en azından işçilere güven vermelerini beklerdik. Fakat bunlar olmadı. Olmadığı gibi listelere muhalefetten olanları yazdırıp kendi yakınlarını çıkarttırarak yönlendirdiler. Biz bunlara dikkat çektik. Benim özellikle 18 Ekim tarihinde henüz çıkıp çıkmayacağım da belli değildi, tepki göstermek maksadıyla sendikadan istifa ettim. Bunu da ilan ettim. Nedenini de açıkladım. O tarihten sonra yine mücadelemiz devam etti. 2 Kasım tarihinde Anadolu Cam işletmesinde eylem başladı. Hemen yan yana fabrikalarımız. Oradan da 125 işçi çıkarılacaktı. İşçiler 4 gün boyunca fabrikayı terk etmediler. Sendika ile patron arasında görüşmeler oldu. Yalnız içeride üretim devam etti. Biz de iş çıkışlarında yandaki fabrikaya gidip arkadaşlarımıza destek verdik. 5 Kasım tarihinde genel merkez yöneticilerimiz geldi. Fabrikanın önünde açıklama yaptılar. İşten çıkarmalarla ilgili kendi rızasıyla çıkanların haricinde 14 kişinin daha belirlenmesi gerektiğini söylediler. Bu 14 işçinin kim tarafından tespit edileceğine ilişkin sorunlar yaşandığını söylediler. Biz kendi fabrikamızı sorduğumuzda 58 kişinin çıkarılacağını bizim fabrika için yapılacak bir şeyin olmadığını, toplantının bittiğini söylediler. Biz de cevap almak için direttik. Ama cevap alamadık, tepki gösterdik. Daha sonra işten çıkarıldık ve eylemlerimizi başlattık. 6 Kasım'da eylemlerimize başladık ve fabrikanın önüne çadır kurduk. Anadolu Cam fabrikasından atılan 14 işçiden 8 işçi de bize katıldı. Direnişimiz ilk günlerde fabrika içinden de destek gördü. Temsilciler de kısmen işçileri bilerek destek olacak şekilde birer vardiya beklettiler. Daha sonrasında eylemlerimizin güçlenmesini beklerken zayıfladı, kırıldı. yenidünya: Geçen günlerde sizi ziyarete geldiğimizde burada bir otobüsteydiniz. Şu an otobüs yok. Sokakta kalmanızın nedenini izah eder misiniz? Bu konuda sendikadan yardım alamıyor musunuz? Şişecam işçileri: Biz Mersin'deki ve Eskişehir'deki direnişlerimizi kendi çabalarımızla sürdürdük. Bazı siyasi girişimlerimiz oldu. Sendika arkamızda değil, patron duyarsız. İki defa Meclise gittik. CHP ve HDP yetkilileriyle görüştük, destek istedik. Onlar da destek vereceklerini söylediler. Hatta basın açıklaması yapıldı Mecliste, soru önergesi verildi. 1 hafta sonra TÜRK-İŞ Olağan Genel Kuruluna gittik. Orada sesimizi duyurmak istedik. Fakat orada TÜRK-İŞ ve polis engeliyle karşılaştık. Kürsü hakkı verilmedi ancak Ergün Atalay, Çalışma Bakanı müsteşarından bir randevu ayarlamıştı. Onunla görüştük. Kendisine bu haksızlıkları ilettik, ondan yardım istedik. O da yanımızda Şişecam Genel müdürü Ahmet Kırman'ı aradı. Onunla bir görüşme yaptı. Oradan yardım olacağı sözünü aldık, öyle umutlu bir şekilde gittik. Fakat bütün bu görüşmelerden hiçbir sonuç çıkmayınca, sendikamız da direnişimizi sahiplenmeyince  arkadaşlarla karar aldık. Bu işin çözümü sendika genel merkezidir. Sendika genel merkezini bu direnişi sahiplenmeye, bizleri işe döndürmeye çağıralım dedik. 23 Aralık'ta hızlı bir şekilde araçlarla 8 kişi buraya geldik. Bu arada 20 Aralık'ta da Mersin'de açlık grevi başlatmıştık. Kamuoyunun gündemine oturalım dedik. Ama öyle gelişmeler oldu ki, yani hepsi bizim işten atılmamızı bekliyormuş! Paris'teki saldırılar, uçak kazası, Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanması, Tahir Elçi'nin öldürülmesi, Doğu'daki savaş hali, ne olduysa bizim işten atılmamıza denk geldi. O yüzden açlık grevine başlayalım dedik. Belki sesimiz duyulur, kamuoyunun dikkatini çekeriz diye. 20 Aralık'ta başladık, 23 Aralık'ta da İstanbul Beykoz'a geldik. Genel merkez binamıza girdik, genel merkez yöneticilerimizle görüştük, sorunu sahiplenmelerini istedik. Asli görevlerini hatırlatmaya geldiğimizi söyledik. Bu işi siz çözersiniz, çözmek zorundasınız, çünkü biz üyeleriniziz, 20 yıldır aidat ödeyip eylemlerinize katıldık dedik. Direnişi devam ettireceğimizi, burayı asla terketmeyeceğimizi söyledik. Onlar da sendikada daha önce özel güvenlik yokken özel güvenlikle anlaştılar. Bir gün sonra bizleri direniş alanımızdan çevik kuvvet ve özel güvenlik zoruyla dışarı attılar. Kendileri de yılbaşı tailine gittiler. Beykoz halkı da, emek dostları da bizlere bir otobüs temin ettiler. Daha sonra otobüste uzun süre kaldık. Mali yönden belediye de kısmen destek verdi ama otobüsten çadıra geçtik. Çünkü sembolik olarak da, anlam olarak da, sağlık açısından da çadır eylemimize daha uygundu. Ancak çadırı kurar kurmaz genel merkez yöneticilerimiz çadırın kalkması için bizlere tehditlerle geldiler. Ama yılmayacağımızı söyledik. Geçen günlerde yine çevik kuvvet çadırımıza ve bizlere saldırdı. Ama biz direnişimize devam ediyoruz. yenidünya: Patronla da, Sendika ile de sıkıntılar yaşıyorsunuz. Peki size göre işçi sınıfı kendi gerçek sendikacılarını kendi içinden nasıl çıkaracak? Gerçek sendikal hareket nasıl çıkacak? Şişecam işçileri: Tabii ki işçi sınıfının temel düşmanı sermaye ve onun yandaşlarıdır. Ancak buna karşı koyması gereken de sendikalardır. İşçi sendikaları bunun için vardır. Patron bu durumda patron gibi davranıyor. Patron emek sömürüsü ister, daha ucuza çalıştırmak ister, örgütsüz çalıştırmak ister, istediği zaman işten işçi almak ister, hareket kabiliyetinin geniş olmasını ister, karşısında işleri koruyacak bir yasa istemez, bütün yasaları kendi koymak ister. Sendikalar ve emek örgütleri, emek dostları bugüne kadar verdikleri mücadeleyle sendikal hakları, işçi haklarını sağladığı için patronların hareket alanını daraltıyordu. Ama günümüzde bu noktada sorunlar var. Patron işçi çıkarıyor, işçi sömürüsü yapıyor, sözleşmelerde hak edilen zammı vermiyor, fabrikalarda işçileri ağır koşullarda, sağlıksız koşullarda çalıştırıyorsa bunun karşısında durması gereken işçi sendikalarıdır. Sendikalar görevini yapmalıdır. Sendikaların içinde demokratik mekanizmalar çalıştırılmalıdır. Sendika içi demokrasinin tabana yayılması gerekir. Bütün kararların tabana danışarak alınması gerekir. Seçimlerin demokratik bir ortamda yapılması gerekir. Bütün üyelerin o seçime ortak edilmesi gerekir. İşçiler patronun baskısı altında kalmadan özgür bir şekilde kendilerini temsil edecek kişileri seçmeliler. Bu da işçi sınıfı bilinci olmadan olmaz. İşçiyi temsil eden sendikalar olursa işçi gibi işçi olur. Bunlar birbirini doğurur. Bilinç olmadan olmaz. sınıfı bilincine sahip işçiler olur. O sendikacılar gerekli eğitimlerle duruşlarıyla işçileri o bilince kavuştururlar. Bu dengeyi sağlamak ve korumak lazım. Bu önceden Kristal-İş'te vardı. Son yıllarda maalesef bizde sınıf bilincinden uzak kişiler sendika yönetimine geldi. Bu olunca işçiler de tavırsız kaldı. Sendikal mücadeleden uzak, sınıf bilinci almamış, sendikadan soğumuş, sendikasına gitmeyen, sendikacısına soru sormayan bir kimliğe büründü. Eskiden böyle değildi. Eskiden emekli işçiler dahi yanımıza geliyordu. yenidünya: İşçi sınıfının bilinçlenmesini istiyoruz. Sendikalar bu sorunların bilinçli bir işçi sınıfının gayretiyle çözüleceğine inanıyor. Peki bu konuda kim ya da kimler etkin bir rol oynayabilir? Şişecam işçileri: Bu bilinci yerleştirmek için kesinlikle önce işyerlerinde örgütlenmek lazım. Önce işçilerin örgütlenmesi lazım. Ondan sonra işçi örgütlerinin, emekten yana örgütlerin örgütlenmesi etkin olması lazım. Ben meslek lisesi mezunuyum. Meslek liseleri işçi çıkarır. Meslek liselerinde sendika dersleri yok, işçi sağlığı ve iş güvenliği dersleri yok. İşçi hakları dersi yok. Peki bu işçiler mezun olup işe girdiklerinde haklarını nasıl öğrenecekler? Bu derslerin meslek liselerinde alınması lazım. Hükümetlerin bu konuda  yasa çıkarması ve bu eğitimlerin verilmesi gerekir. Ayrıca meslek liselerinden başlayarak işçi sınıfı bilincinin kazandırılması lazım. Meslek liselerindeki geleceğin işçilerine sınıf örgütlerinin o zamanlardan ulaşması gerekir. Ben isterim ki meslek lisesi mezunları derneği olsun. Bu mezunlar derneği meslek lisesi öğrencilerine bu eğitimleri verdirmek için çalışsın. İşçi sınıfının bu haklarını işçiliği öğrendiği yerde öğrenmesi lazım. yenidünya: Bundan sonraki süreci nasıl planlıyorsunuz? Şişecam işçileri: Bundan sonraki süreçte bizler direnişimize devam edeceğiz. Uzun soluklu bir süreç bizi bekliyor. Biz sendikaya ve patrona bu işten vazgeçmeyeceğimizi gösterdik. Kamuoyuna bunu gösterdik. Destek de alıyoruz. Ama bizler evlerimizden, ailemizden uzaktayız. Yüzlerce kilometre uzakta bir direnişteyiz. Bu nedenle en kısa vadede sonuç almak istiyoruz elbette. Kamuoyundan daha fazla destek almamız gerekiyor. Sendikanın mevcut yönetiminden bize destek yok. Eylemi bitirtmeye çalışıyorlar. İçimizden bazı arkadaşlara çeşitli tekliflerde bulunarak direnişimizi kırmaya çalışıyorlar. Patron da direnişimizden rahatsız elbette. Yürüttüğümüz bir imza kampanyamız var ve imzalarımızı düzenleyeceğimiz bir yürüyüşün ardından patrona ileteceğiz. Ne kadar çok destek alırsak kamuoyunun, basının, patronun da dikkatini o kadar çok çekeriz. Dostlarımızdan bizlere destek vermelerini istiyor ve bekliyoruz. Facebook  ve twitterda da bize destek hesapları var. Bu kanallardan da bize destek verilmesi çok önemli, desteğinizi bekliyoruz. yenidünya: Mücadelenizde sınıf dostları olarak başarılar diliyoruz. Yenidünya halk gazetemiz her zaman yanınızdadır. Röportaj: Yaşar SALTÜRK - Bilal KARA
Yeni bir dünya için yeni direnişlere sloganıyla şenliğe davet eden yenidünya halk gazetesi sanatçılar, direnişçi aktivistler ve Gezi Şehitleri ailelerinin katılımıyla coşkulu bir şenlik düzenledi. Etkinlik Ahmet arkadaşımızın Arapça ezgisiyle başladı. Yıllardır bitmek bilmeyen emperyalistlerin Ortadoğu baskısına dikkat çeken ezginin ardından direnişte kaybettiğimiz dostlarımız için saygı duruşu yapıldı ve program akışı sunucu Merve İleri tarafından konuklara aktarıldı. Ardından sahneye yenidünya halk gazetesi yayın kurulu adına Yetgül Karaçelik çağrıldı. Sözlerine “yenidünya halkın gazetesidir. yenidünya insanca, kardeşçe yaşamak isteyen emekçilerin gazetesidir. Günümüz dünyası maalesef eskimiş, çürümüş bir dünyadır. yenidünya, eskimiş, çürümüş bu dünyayı reddedenlerin sesidir.” cümleleriyle başlayan Yetgül Karaçelik halk gazetesinin yayın politikaları ve dayanışmacı ruhu üzerine bilgi verdi. Konuşmasını dayanışma ruhunu daha da yükseltmek ve yeni direnişlere hazırlıklı olmak gerektiği ile bitiren Yetgül Karaçelik'in ardından sadece müzikleriyle değil sokak sokak, barikat barikat direnişin içinde yer almış Maske yerini aldı. Direniş esnasında sokakta polis kapsülü ile yaralanarak hayata veda eden Berkin adına yazdıkları şarkı ile bir kez daha sorulmamış hesapların olduğunu hatırlatan Maske, direniş şarkıları ile Mayıs Haziran Halk Ayaklanmasını bir kez daha hafızalarımızda canlandırdı. Ardından Mehmet Ayvalıtaş'ın babası Ali Ayvalıtaş sözü aldı. Mehmet'in ölümü ile bir evlat kaybettiğini ama beraberinde birçok evlat edindiğini ileten Ali Ayvalıtaş, direnişin hâlen devam ettiğini mahkemelerde onları yalnız bırakmayan bütün dostlarına teşekkürlerini ilettiğini belirtti. İlerleyen günlerde de bu dayanışmanın devamını dileyerek sözlerine son verdi. Ayvalıtaş'ın ardından uyuşturucu çeteleri ile mücadele ederken hayatını yitiren Hasan Ferit Gedik'in dedesi Mustafa Meral bütün direnişçileri selamlayarak sözlerine başladı. Hükümetin asıl suçluları görmezden geldiğini söyleyen Meral, devrimci duygularla bütün direnenleri selamladı. Kısa bir aranın ardından Yapıcılar Film Ekibi'nin hazırladığı film gösterimine geçildi. Mayıs Haziran Halk Ayaklanmasının doğmasına neden olan süreci anımsatan film gösteriminde Kaçak Saray ve 17-25 Aralık yolsuzluklarına da göndermelerde bulunuldu. Filmdeki kareler Gezi ayaklanmasının ne kadar meşru ve direngen olduğunu bir kez daha anımsattı. Film gösteriminin ardından kendimiz üretiyoruz kendimiz yönetiyoruz diyen Özgür Kazova işçileri sözü aldı ve patronsuz bir dünyanın ne kadar mümkün olabileceğini kendi deneyimlerinden aktardı. Sonrasında otel ve turizm sektöründeki direnişlerden bilgi aktaran işçi arkadaşımız Dora Otel deneyiminden ve işçi sınıfının direnişlerdeki vazgeçilmez rolünden bahsetti. En son metal sektöründeki işçilerin yaşadığı mücadeleye değinen metal işçisi arkadaşımız örgütlülüğün ne kadar elzem olduğunu ve sendikal bilincin işçi sınıfının örgütlülüğündeki öneminden bahsetti. Ardından kent aktivistleri söz alarak kendi deneyimlerini aktardılar. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan rant amaçlı tasfiyelerin yaşanılmaz şehirlere yol açtığını, birilerinin zengin olma amacıyla başka birilerinin nefes almasını engellediğini belirttiler. Konuşmaların ardından 1980 faşist darbesinden sonra kimi popüler sanatçıların aksine elinde sazıyla Anadolu'nun dört bir yanında konserler veren, yılgınlığın ve korkunun yayıldığı yıllarda umudun ve başkaldırının sesi olan kısacası yılgıya karşı umut, ölüme karşı yaşam, savaşa karşı barış diyen Sadık Gürbüz türküleriyle yerini aldı. Her türküsünde farklı bir döneme atıfta bulunan Sadık Gürbüz'ün ardından ezilen halkların çığlığı Koma Çiya halaylarla ve türkülerle izleyicileri coşturdu. Gecenin geç saatlerine kadar zılgıtlar ve halaylar eşliğinde devam eden şenlik hep bir ağızdan direniş sloganlarıyla son buldu.
15-16 Haziran İşçi Direnişi'nden TEKEL ve Metal Direnişlerine, 1 Mayıs'lardan Mayıs-Haziran Büyük Halk Direnişine, Maden Ocaklarından Soma-Ermenek ve Torunlar'da Yaşanan İşçi Katliamlarına, Maraş-Çorum-Sivas'tan Dersim-Roboski ve Reyhanlı'ya, Yırca'dan Validebağ'a, Cevizli Tekel Direnişi'nden gericileşmeye teslim olmayan velilere kadar YENİ BİR DÜNYA İÇİN HER YER DİRENİŞ tarihi yazıyor. Yeni bir dünyayı yeni direnişlerle yaratacak ve emeğimize, geleceğimize, özgürlüğümüze, yeşilimize, suyumuza, kentlerimize, gençlerimize, düşüncelerimize, dayanışmamıza SAHİP ÇIKACAĞIZ! Yeni bir dünya için yeni direnişleri hep beraber örmek için 21 Haziran'da Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde DAYANIŞMA ŞENLİĞİ'miz var. Bir türküdür direniş, bir ezgidir, bir notadır ve sesdir. Şenliğimizde SADIK GÜRBÜZ, KOMA ÇİYA ve MASKE ezgileriyle yer alacak. Notalar bu kez susturulmaya çalışılan işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve halklar için çalacak. Bak işçi tulumu giymiş umut, görmüyor musun? Her yer direniş, her yer umut. Etkinliğimizde DİRENİŞÇİ İŞÇİLER de bizimle olacaklar. Kentlerimiz talan edilmek isteniyor. Çocuklarımızın oynayacağı parklar AVM'ye dönüştürülmek isteniyor. Rant uğruna, kâr uğruna insanlığın olan yeşil alanlar birilerine peşkeş çekilmek isteniyor. Bu sadece “üç beş ağaç” meselesi değil diyen KENT AKTİVİST'leri de 21 Haziran'da Kadıköy'de! Haydi bu direniş tarihini BİRLİKTE YAZALIM! Haydi geleceğimize SAHİP ÇIKALIM! YENİ BİR DÜNYA İÇİN, YENİ DİRENİŞLERİ ÖRMEK İÇİN HAYDİ 21 HAZİRAN'DA KADIKÖY'E!   Etkinlik Tarihi: 21 Haziran 2015 Yer: Kadıköy Evlendirme Dairesi Saat: 18.00 İletişim: 0212 245 28 11 / 0535 598 95 75   BİLET SATIŞ NOKTALARI Kadıköy İnanna Kafe Kadıköy Hayyam Kafe Kadıköy Lusnika Kafe Kadıköy Zeki Göker Kültür M. Kadıköy Aka-Der Maltepe Herdem Kafe Maltepe Beyrut Kafe Maltepe Sokak Kültür Avcılar Kitap Kafe Taksim Mephisto Kafe  

Sayfalar