CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorununun çözümüne” ilişkin açıklaması ve HDP’nin eski eş başkanlarından, Van milletvekili Sezai Temelli’nin, “çözümün adresi ve muhatabı olarak İmralı’yı işaret etmesi”, gündemdeki yerini koruyor. Kimileri, konuyu ısrarla kimlik temelli bir sorun olarak ele alırken kimileri de salt terörü öne çıkarıp güvenlikçi politikaları önceliyorlar. O nedenle sorun; adından başlayarak kavramsallaştırma ve tanımlamada büyük yanlışlar içeriyor. Oysa sorunun tarihsel, siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal, iktisadi, askeri, diplomatik boyutları olduğundan, öncelikle kavramsal düzlemde uzlaşmak şart. Doğru soruları sorarak konuyu tartışalım.
Cumhuriyet
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın şu bir haftalık icraatı, bunun AKP iktidarının “laikliği biraz daha aşındırma” operasyonu olduğunu ortaya koymaktadır:
- Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının yeni yerleşkesinin temel atma töreninde Erdoğan ile dua.
- Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki 30 Ağustos törenlerinde protokolde 52. sıradan 12. sıraya çıkarak Genelkurmay Başkanı’nın önüne geçirilmesi.
- Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademi Merkezi’nin açılışında ve ardından da akademi öğrencilerinin mezuniyet töreninde Erdoğan ile dua.
- “Sosyal medya yasasının çıkması zorunluluktur” açıklaması.
- “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” demesi.
Bugün ÇKP’nin 100. doğum günü. Çin Komünist Partisi; açlıkla, yoksullukla mücadele etmeye çalışan bir ülkeyi yaklaşık 40 yıl içinde bilgisayar, yapay zekâ, biyolojik mühendislik, uzay çalışmaları alanlarında dünya liderliğine oynayan, ABD merkezci uluslararası kuralları değişmeye zorlayan bir ülke düzeyine yükseltti.
ABD ve Avrupa’da, ÇKP’nin 100. yılını değerlendiren yorumcular hayranlıklarını, kıskançlıklarını ve korkularını gizlemekte zorlanıyorlar. Hayranlık, bu “göz kamaştırıcı” başarının sosyalizmden kapitalizme geri dönülerek gerçekleştirildiğini düşünmelerinden kaynaklanıyor. Kıskançlık, liberal demokrasinin değil, ÇKP’nin “illiberal” modelinin başarısıyla ilgili. Korku da Çin merkezli bir küresel kapitalizmin şekillenmesi olasılığıyla...
Erdoğan-Biden görüşmesi öncesinde yazdıklarımda iki temel sonuç vardı:
1. Erdoğan ve Biden, Türk-Amerikan ilişkilerini “kurtarmak” için NATO’yu en uygun zemin görüyorlar.
2. Erdoğan ve Biden, sorunları paranteze alarak işbirliği alanları üzerine odaklanmak istiyorlar: Afganistan ve Ukrayna başta olmak üzere, adım adım Libya ve Suriye konuları üzerinden işbirliği yapmaya çalışacaklar.
Özetle ABD için “müttefiklerini denetleme”, Türkiye için “ABD’yle iyi ilişkilerin” aracı olan NATO ve NATO’culuk, Erdoğan ve Biden ilişkilerinin temel zemini olacak.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 609 sayfalık HDP’yi kapatma iddianamesinin en önemli savı şu: “HDP, Abdullah Öcalan’ın projesidir, PKK’nin partisidir.”
Kuşkusuz doğru ama eksik bir doğru...
Pek çok gazeteci yazdı: HDP, İmralı’da doğrudan Öcalan’ın talimatıyla kuruldu. Öcalan, “devlet görevlilerinin” önünde BDP yöneticilerine HDP’yi kurma talimatı verdi. Ve başta, Selahattin Demirtaş HDP projesine karşıydı.
Kuşkusuz iddianameye de giren HDP’nin İmralı’da kurulduğu olgusu, kapatılmak istenen bir partinin, iktidarın ve devletin bilgisi ve gözünün önünde kurulduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
HDP, HAKAN FİDAN PROJESİDİR
Ancak mesele aslında bundan öte. 2013’te yazmıştım: HDP, bir Fidan-Öcalan projesidir diye.
İran, Trump döneminin bitmesinden en memnun ülke. Öyle ki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “Trump yönetiminin olmadığı bir dünya daha güzel olacak” iddiasında.
Trump’ın ticaret savaşı açtığı Çin de “Trump döneminde ilişkilerimiz hiç ilerlemedi” diyen Rusya da tablodan memnun.
Kuşkusuz üç başkent de ABD’nin Biden döneminde de kendilerini hedef almayı sürdüreceğini iyi biliyor.
TRUMP, İSRAİL’E ÇALIŞMAYI SÜRDÜRÜYOR
Trump’ın dört yıllık başkanlığı boyunca en çok hedef aldığı ülkelerin başında İran geldi. Acımasız bir ambargo uyguladı, İran halkının ilaca erişimini bile hedef aldı. Körfez ülkelerinin silahlandırılmasından Arap-İsrail cephesi örülmesine kadar pek çok Amerikan girişimi, doğrudan İran’ı hedef alıyordu.
Sinan Ülgen, aynı zamanda İstanbul merkezli Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi’nin (EDAM) yönetim kurulu başkanı. Biden, büyük tartışmaların ardından sadece iki gün sonra Beyaz Saray’a taşınıyor. Türkiye-ABD ilişkisinin F-35, S-400, Halkbank davası, PKK-YPG terörü gibi ana başlıkları uzun zaman gündemi belirleyeceğine göre, bize de Sinan Ülgen’e sormak kaldı.
- Türkiye, Avrupa ülkelerinin F-35 filolarının bakım ve tamirat merkezi olacaktı. Bu hizmetlerden de her yıl döviz kazanacaktık. En önemlisi F-35’in hava kuvvetlerimizin envanterine girememesi oldu.
- Pilotlarımız ne kadar yetenekli olursa olsunlar nihayetinde 4. nesil bir uçak olan F-16’nın çeşitli versiyonları ile Ege’de ve Akdeniz’de hasım ülkelere karşı hava üstünlüğünün sağlanmasında dezavantajlı olacak.
- ABD yönetimi ile kalıcı bir mutabakat sağlanabilmesinin iki ön şartı var: Birincisi ABD’nin PYD/PKK ile ilişkilerini gözden geçirmesi ve PYD’ye desteğini sonlandırması. İkincisi ise S-400 meselesinin bir çözüme kavuşturulması.
Libya Ulusal Ordusu komutanı Hafter, kendisine bağlı güçlere Türk askerlerini “ülkeden kovma” çağrısı yaparak, “Topraklarımızda bir sömürgeci var olduğu sürece barış olmayacak” dedi (26.12.2020). Kuşkusuz bu tehdidin askeri bakımdan bir anlamı yok ancak Türkiye’yi barışın önündeki engel gibi gösterme genel politikasının bir parçası olarak, Dışişleri açısından bir anlamı var.
Hafter’in bu tehdidini, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ve kuvvet komutanlarıyla Trablus’a yaptığı ziyaret izledi. Türk savunma heyeti, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halit Meşri’nin yanı sıra Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UUH) İçişleri Bakanı Fethi Başağa ve Savunma Bakanı Selahaddin Nemruş ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı (27.12.2020).
AKP- AB ilişkilerini ele aldığım yazılarımda hep şu temel teze işaret ettim: AKP- AB ortaklığı, çıkar ortaklığıydı. AB, Türkiye’yi “kapıya bağlamak” için AKP’yi kullandı, AKP de uyum yasalarıyla Türk ordusunu “hizaya sokmak” ve kurumları dönüştürerek iktidarını sağlamlaştırabilmek için AB’yi kullandı.
Peki, AB’nin Türkiye’yi “kapıya bağlaması” ne demekti? Şu demekti: 28 Şubat süreci, Atlantik kampının sorgulanmaya başlandığı ve Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliği yapmasının yararlarının devletin gündemine geldiği bir süreçti.
ABD - AB Atlantik kampının, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesini engelleyecek formülü ise şu oldu: Türkiye 1999’da AB aday üyesi yapıldı. Böylece Türkiye AB kapısına bağlanmış oldu; ne kapıdan içeri girebilecekti ne de kapıdan ayrılabilecekti…
AB zirvesinde NATO etkisi
Bu girişi, AB yaptırımlarının anlamını daha iyi analiz edebilmek için yaptım.
Türkiye’nin uluslararası alanda yalnızlaştığını söyleyen Çeviköz, Türkiye’nin bu yalnızlaşmadan kurtulmak için uluslararası topluma yeniden entegre olması gerektiğini kaydetti. Çeviköz, Türkiye’nin dış politikada giderek daha çatışmacı ve askeri seçeneklere daha çok bel bağlayan bir duruş sergilediğini, terörle mücadele yasasının da uluslararası standartlara uygun hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
